Sâd Suresi
Sâd suresi 88 ayettir. Ortasında Hz. Dâvûd'a gelen iki davacının kıssası yer alır ve orada yargılamanın bir kuralı verilir.
- Sure numarası
- 38. sure
- Arapça adı
- ص
- Ayet sayısı
- 88 ayet
- Nüzul yeri
- Mekki (Mekke dönemi)
- Nüzul sırası
- 38.
- Cüz
- 23. cüz
- Ana konusu
- Peygamber örnekleri, adalet ve İblîs'in kıyası
Adının anlamı
Sâd, Kur'an'da bazı surelerin başında bulunan harflerdendir. Klasik tefsirlerde anlamı üzerinde kesin bir açıklama yapılmaz.
Temel temaları
- adalet
- sabır
- Dâvûd
- İblîs
Sâd suresi — Arapçası ve anlamı
Aşağıdaki Türkçe anlam bu siteye aittir; herhangi bir mealden alınmamıştır. Amacı ayetin ne dediğini açık Türkçeyle aktarmaktır, basılı bir mealin yerini tutmaz. Anlam metni Arapçanın karşılığı değil, karşılığının aktarımıdır — esas olan Arapça metindir.
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ
صٓ وَٱلْقُرْءَانِ ذِى ٱلذِّكْرِ
Sâd. Zikir dolu Kur'an'a yemin olsun.
بَلِ ٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ فِى عِزَّةٍ وَشِقَاقٍ
Aksine, inkâr edenler bir büyüklenme ve ayrılık içindedir.
كَمْ أَهْلَكْنَا مِن قَبْلِهِم مِّن قَرْنٍ فَنَادَوا۟ وَّلَاتَ حِينَ مَنَاصٍ
Onlardan önce nice nesilleri helak ettik; feryat ettiler ama kurtuluş vakti değildi.
وَعَجِبُوٓا۟ أَن جَآءَهُم مُّنذِرٌ مِّنْهُمْ وَقَالَ ٱلْكَٰفِرُونَ هَٰذَا سَٰحِرٌ كَذَّابٌ
İçlerinden kendilerine bir uyarıcı gelmesine şaştılar. Gerçeği örtenler dediler ki: "Bu, yalancı bir büyücüdür.
أَجَعَلَ ٱلْـَٔالِهَةَ إِلَٰهًا وَٰحِدًا إِنَّ هَٰذَا لَشَىْءٌ عُجَابٌ
İlahları tek bir ilah mı yaptı? Doğrusu bu şaşılacak bir şey."
وَٱنطَلَقَ ٱلْمَلَأُ مِنْهُمْ أَنِ ٱمْشُوا۟ وَٱصْبِرُوا۟ عَلَىٰٓ ءَالِهَتِكُمْ إِنَّ هَٰذَا لَشَىْءٌ يُرَادُ
İçlerinden ileri gelenler yürüyüp gittiler: "Gidin ve ilahlarınıza bağlı kalın. Şüphesiz bu istenen bir şeydir.
مَا سَمِعْنَا بِهَٰذَا فِى ٱلْمِلَّةِ ٱلْـَٔاخِرَةِ إِنْ هَٰذَآ إِلَّا ٱخْتِلَٰقٌ
Biz bunu son dinde işitmedik. Bu ancak bir uydurmadır.
أَءُنزِلَ عَلَيْهِ ٱلذِّكْرُ مِنۢ بَيْنِنَا بَلْ هُمْ فِى شَكٍّ مِّن ذِكْرِى بَل لَّمَّا يَذُوقُوا۟ عَذَابِ
Zikir, aramızdan ona mı indirildi?" Aksine, onlar benim zikrimden şüphe içindedir. Hayır, henüz azabımı tatmadılar.
أَمْ عِندَهُمْ خَزَآئِنُ رَحْمَةِ رَبِّكَ ٱلْعَزِيزِ ٱلْوَهَّابِ
Yoksa güçlü ve çok bağışlayan Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mı?
أَمْ لَهُم مُّلْكُ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا فَلْيَرْتَقُوا۟ فِى ٱلْأَسْبَٰبِ
Yoksa göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin mülkü onların mı? Öyleyse sebeplere tutunup yükselsinler.
جُندٌ مَّا هُنَالِكَ مَهْزُومٌ مِّنَ ٱلْأَحْزَابِ
Onlar, orada bozguna uğratılacak, gruplardan derlenmiş bir ordudur.
كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَعَادٌ وَفِرْعَوْنُ ذُو ٱلْأَوْتَادِ
Onlardan önce Nûh kavmi, Âd ve kazıklar sahibi Firavun da yalanladı.
وَثَمُودُ وَقَوْمُ لُوطٍ وَأَصْحَٰبُ لْـَٔيْكَةِ أُو۟لَٰٓئِكَ ٱلْأَحْزَابُ
Semûd, Lût kavmi ve Eyke halkı da. İşte onlar gruplardı.
إِن كُلٌّ إِلَّا كَذَّبَ ٱلرُّسُلَ فَحَقَّ عِقَابِ
Hepsi elçileri yalanladı; böylece cezam gerçekleşti.
وَمَا يَنظُرُ هَٰٓؤُلَآءِ إِلَّا صَيْحَةً وَٰحِدَةً مَّا لَهَا مِن فَوَاقٍ
Bunlar da, geri çevrilmesi olmayan tek bir çığlıktan başkasını beklemiyorlar.
وَقَالُوا۟ رَبَّنَا عَجِّل لَّنَا قِطَّنَا قَبْلَ يَوْمِ ٱلْحِسَابِ
Dediler ki: "Rabbimiz! Hesap gününden önce payımızı çabuklaştır."
ٱصْبِرْ عَلَىٰ مَا يَقُولُونَ وَٱذْكُرْ عَبْدَنَا دَاوُۥدَ ذَا ٱلْأَيْدِ إِنَّهُۥٓ أَوَّابٌ
Onların söylediklerine sabret ve güçlü kulumuz Dâvûd'u an; şüphesiz o, çokça yönelendi.
إِنَّا سَخَّرْنَا ٱلْجِبَالَ مَعَهُۥ يُسَبِّحْنَ بِٱلْعَشِىِّ وَٱلْإِشْرَاقِ
Biz dağları onun emrine verdik; akşam ve kuşluk vakti onunla birlikte tesbih ederlerdi.
وَٱلطَّيْرَ مَحْشُورَةً كُلٌّ لَّهُۥٓ أَوَّابٌ
Toplanmış hâldeki kuşları da. Hepsi ona yönelmişti.
وَشَدَدْنَا مُلْكَهُۥ وَءَاتَيْنَٰهُ ٱلْحِكْمَةَ وَفَصْلَ ٱلْخِطَابِ
Onun mülkünü güçlendirdik; ona hikmet ve kesin konuşma yeteneği verdik.
وَهَلْ أَتَىٰكَ نَبَؤُا۟ ٱلْخَصْمِ إِذْ تَسَوَّرُوا۟ ٱلْمِحْرَابَ
Sana davacıların haberi geldi mi? Hani duvara tırmanıp mabede girmişlerdi.
إِذْ دَخَلُوا۟ عَلَىٰ دَاوُۥدَ فَفَزِعَ مِنْهُمْ قَالُوا۟ لَا تَخَفْ خَصْمَانِ بَغَىٰ بَعْضُنَا عَلَىٰ بَعْضٍ فَٱحْكُم بَيْنَنَا بِٱلْحَقِّ وَلَا تُشْطِطْ وَٱهْدِنَآ إِلَىٰ سَوَآءِ ٱلصِّرَٰطِ
Dâvûd'un yanına girdiklerinde, onlardan korkuya kapıldı. Dediler ki: "Korkma; biz iki davacıyız, birimiz diğerine haksızlık etti. Aramızda adaletle hüküm ver, haksızlık etme ve bizi doğru yola ilet.
إِنَّ هَٰذَآ أَخِى لَهُۥ تِسْعٌ وَتِسْعُونَ نَعْجَةً وَلِىَ نَعْجَةٌ وَٰحِدَةٌ فَقَالَ أَكْفِلْنِيهَا وَعَزَّنِى فِى ٱلْخِطَابِ
Bu benim kardeşim; onun doksan dokuz koyunu var, benim ise bir tek koyunum. 'Onu da bana ver' dedi ve konuşmada bana üstün geldi."
قَالَ لَقَدْ ظَلَمَكَ بِسُؤَالِ نَعْجَتِكَ إِلَىٰ نِعَاجِهِۦ وَإِنَّ كَثِيرًا مِّنَ ٱلْخُلَطَآءِ لَيَبْغِى بَعْضُهُمْ عَلَىٰ بَعْضٍ إِلَّا ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ وَعَمِلُوا۟ ٱلصَّٰلِحَٰتِ وَقَلِيلٌ مَّا هُمْ وَظَنَّ دَاوُۥدُ أَنَّمَا فَتَنَّٰهُ فَٱسْتَغْفَرَ رَبَّهُۥ وَخَرَّ رَاكِعًا وَأَنَابَ
Dedi ki: "Andolsun, senin koyununu kendi koyunlarına katmak istemekle sana haksızlık etmiş. Doğrusu ortakların çoğu birbirine haksızlık eder; iman edip salih amel işleyenler başka. Onlar da ne kadar azdır!" Dâvûd, kendisini denediğimizi anladı; Rabbinden bağışlanma diledi, eğilerek secdeye kapandı ve yöneldi.
فَغَفَرْنَا لَهُۥ ذَٰلِكَ وَإِنَّ لَهُۥ عِندَنَا لَزُلْفَىٰ وَحُسْنَ مَـَٔابٍ
Biz de bunu ona bağışladık. Şüphesiz onun katımızda bir yakınlığı ve güzel bir dönüş yeri vardır.
يَٰدَاوُۥدُ إِنَّا جَعَلْنَٰكَ خَلِيفَةً فِى ٱلْأَرْضِ فَٱحْكُم بَيْنَ ٱلنَّاسِ بِٱلْحَقِّ وَلَا تَتَّبِعِ ٱلْهَوَىٰ فَيُضِلَّكَ عَن سَبِيلِ ٱللَّهِ إِنَّ ٱلَّذِينَ يَضِلُّونَ عَن سَبِيلِ ٱللَّهِ لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌۢ بِمَا نَسُوا۟ يَوْمَ ٱلْحِسَابِ
"Ey Dâvûd! Biz seni yeryüzünde halife yaptık; öyleyse insanlar arasında adaletle hüküm ver ve arzuna uyma; yoksa seni Allah'ın yolundan saptırır. Allah'ın yolundan sapanlara, hesap gününü unuttukları için şiddetli bir azap vardır."
وَمَا خَلَقْنَا ٱلسَّمَآءَ وَٱلْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا بَٰطِلًا ذَٰلِكَ ظَنُّ ٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ فَوَيْلٌ لِّلَّذِينَ كَفَرُوا۟ مِنَ ٱلنَّارِ
Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boşuna yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır. Ateşten dolayı, inkâr edenlerin vay hâline!
أَمْ نَجْعَلُ ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ وَعَمِلُوا۟ ٱلصَّٰلِحَٰتِ كَٱلْمُفْسِدِينَ فِى ٱلْأَرْضِ أَمْ نَجْعَلُ ٱلْمُتَّقِينَ كَٱلْفُجَّارِ
İman edip salih amel işleyenleri, yeryüzünde bozgunculuk yapanlarla bir mi tutacağız? Yoksa sakınanları günahkârlarla bir mi tutacağız?
كِتَٰبٌ أَنزَلْنَٰهُ إِلَيْكَ مُبَٰرَكٌ لِّيَدَّبَّرُوٓا۟ ءَايَٰتِهِۦ وَلِيَتَذَكَّرَ أُو۟لُوا۟ ٱلْأَلْبَٰبِ
Sana indirdiğimiz bu bereketli kitap, ayetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diyedir.
وَوَهَبْنَا لِدَاوُۥدَ سُلَيْمَٰنَ نِعْمَ ٱلْعَبْدُ إِنَّهُۥٓ أَوَّابٌ
Dâvûd'a Süleyman'ı bağışladık. Ne güzel kul! Şüphesiz o, çokça yönelendi.
إِذْ عُرِضَ عَلَيْهِ بِٱلْعَشِىِّ ٱلصَّٰفِنَٰتُ ٱلْجِيَادُ
Hani ona akşamüstü, çalımlı ve safkan atlar sunulmuştu.
فَقَالَ إِنِّىٓ أَحْبَبْتُ حُبَّ ٱلْخَيْرِ عَن ذِكْرِ رَبِّى حَتَّىٰ تَوَارَتْ بِٱلْحِجَابِ
Dedi ki: "Ben, Rabbimi anmaktan ötürü mal sevgisine daldım." Nihayet güneş perdenin arkasına gizlendi.
رُدُّوهَا عَلَىَّ فَطَفِقَ مَسْحًۢا بِٱلسُّوقِ وَٱلْأَعْنَاقِ
"Onları bana geri getirin." Bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya başladı.
وَلَقَدْ فَتَنَّا سُلَيْمَٰنَ وَأَلْقَيْنَا عَلَىٰ كُرْسِيِّهِۦ جَسَدًا ثُمَّ أَنَابَ
Andolsun Süleyman'ı denedik ve tahtının üzerine bir ceset bıraktık; sonra yöneldi.
قَالَ رَبِّ ٱغْفِرْ لِى وَهَبْ لِى مُلْكًا لَّا يَنۢبَغِى لِأَحَدٍ مِّنۢ بَعْدِىٓ إِنَّكَ أَنتَ ٱلْوَهَّابُ
Dedi ki: "Rabbim! Beni bağışla ve bana, benden sonra hiç kimseye yaraşmayan bir mülk ver. Şüphesiz sen çok bağışta bulunansın."
فَسَخَّرْنَا لَهُ ٱلرِّيحَ تَجْرِى بِأَمْرِهِۦ رُخَآءً حَيْثُ أَصَابَ
Bunun üzerine rüzgârı onun emrine verdik; emriyle, dilediği yere yumuşacık akıp giderdi.
وَٱلشَّيَٰطِينَ كُلَّ بَنَّآءٍ وَغَوَّاصٍ
Şeytanları da; her bina ustasını ve dalgıcı.
وَءَاخَرِينَ مُقَرَّنِينَ فِى ٱلْأَصْفَادِ
Zincirlerle bağlanmış başkalarını da.
هَٰذَا عَطَآؤُنَا فَٱمْنُنْ أَوْ أَمْسِكْ بِغَيْرِ حِسَابٍ
"İşte bu bizim bağışımızdır; ister ver ister tut, hesapsızdır."
وَإِنَّ لَهُۥ عِندَنَا لَزُلْفَىٰ وَحُسْنَ مَـَٔابٍ
Şüphesiz onun katımızda bir yakınlığı ve güzel bir dönüş yeri vardır.
وَٱذْكُرْ عَبْدَنَآ أَيُّوبَ إِذْ نَادَىٰ رَبَّهُۥٓ أَنِّى مَسَّنِىَ ٱلشَّيْطَٰنُ بِنُصْبٍ وَعَذَابٍ
Kulumuz Eyyûb'u da an. Hani Rabbine seslenmişti: "Şeytan bana bir yorgunluk ve azap dokundurdu."
ٱرْكُضْ بِرِجْلِكَ هَٰذَا مُغْتَسَلٌۢ بَارِدٌ وَشَرَابٌ
"Ayağını yere vur; işte yıkanacak ve içilecek soğuk bir su."
وَوَهَبْنَا لَهُۥٓ أَهْلَهُۥ وَمِثْلَهُم مَّعَهُمْ رَحْمَةً مِّنَّا وَذِكْرَىٰ لِأُو۟لِى ٱلْأَلْبَٰبِ
Ona ailesini ve onlarla birlikte bir mislini daha bağışladık; katımızdan bir rahmet ve akıl sahipleri için bir öğüt olarak.
وَخُذْ بِيَدِكَ ضِغْثًا فَٱضْرِب بِّهِۦ وَلَا تَحْنَثْ إِنَّا وَجَدْنَٰهُ صَابِرًا نِّعْمَ ٱلْعَبْدُ إِنَّهُۥٓ أَوَّابٌ
"Eline bir demet sap al ve onunla vur; yeminini bozma." Biz onu sabreden bulduk. Ne güzel kul! Şüphesiz o, çokça yönelendi.
وَٱذْكُرْ عِبَٰدَنَآ إِبْرَٰهِيمَ وَإِسْحَٰقَ وَيَعْقُوبَ أُو۟لِى ٱلْأَيْدِى وَٱلْأَبْصَٰرِ
Güçlü ve basiretli kullarımız İbrâhîm'i, İshâk'ı ve Ya'kûb'u da an.
إِنَّآ أَخْلَصْنَٰهُم بِخَالِصَةٍ ذِكْرَى ٱلدَّارِ
Biz onları, ahiret yurdunu düşünme özelliğiyle temizledik.
وَإِنَّهُمْ عِندَنَا لَمِنَ ٱلْمُصْطَفَيْنَ ٱلْأَخْيَارِ
Şüphesiz onlar katımızda seçilmiş, hayırlı kimselerdendir.
وَٱذْكُرْ إِسْمَٰعِيلَ وَٱلْيَسَعَ وَذَا ٱلْكِفْلِ وَكُلٌّ مِّنَ ٱلْأَخْيَارِ
İsmâil'i, Elyesa'ı ve Zülkifl'i de an. Hepsi hayırlılardandır.
هَٰذَا ذِكْرٌ وَإِنَّ لِلْمُتَّقِينَ لَحُسْنَ مَـَٔابٍ
Bu bir öğüttür. Şüphesiz sakınanlar için güzel bir dönüş yeri vardır;
جَنَّٰتِ عَدْنٍ مُّفَتَّحَةً لَّهُمُ ٱلْأَبْوَٰبُ
Kapıları kendilerine açılmış Adn cennetleri.
مُتَّكِـِٔينَ فِيهَا يَدْعُونَ فِيهَا بِفَٰكِهَةٍ كَثِيرَةٍ وَشَرَابٍ
Orada yaslanmışlardır; orada birçok meyve ve içecek isterler.
وَعِندَهُمْ قَٰصِرَٰتُ ٱلطَّرْفِ أَتْرَابٌ
Yanlarında bakışlarını yalnız eşlerine çevirmiş yaşıtlar vardır.
هَٰذَا مَا تُوعَدُونَ لِيَوْمِ ٱلْحِسَابِ
İşte bu, hesap günü için size vaat edilendir.
إِنَّ هَٰذَا لَرِزْقُنَا مَا لَهُۥ مِن نَّفَادٍ
Şüphesiz bu bizim rızkımızdır; tükenmesi yoktur.
هَٰذَا وَإِنَّ لِلطَّٰغِينَ لَشَرَّ مَـَٔابٍ
İşte böyle. Şüphesiz azgınlar için de kötü bir dönüş yeri vardır;
جَهَنَّمَ يَصْلَوْنَهَا فَبِئْسَ ٱلْمِهَادُ
Cehennem; oraya girerler. Ne kötü bir yataktır!
هَٰذَا فَلْيَذُوقُوهُ حَمِيمٌ وَغَسَّاقٌ
İşte bu; tatsınlar: kaynar su ve irin.
وَءَاخَرُ مِن شَكْلِهِۦٓ أَزْوَٰجٌ
Bu türden başka çiftler de vardır.
هَٰذَا فَوْجٌ مُّقْتَحِمٌ مَّعَكُمْ لَا مَرْحَبًۢا بِهِمْ إِنَّهُمْ صَالُوا۟ ٱلنَّارِ
"İşte bu, sizinle birlikte dalan bir topluluk; onlara merhaba yok. Şüphesiz onlar ateşe gireceklerdir."
قَالُوا۟ بَلْ أَنتُمْ لَا مَرْحَبًۢا بِكُمْ أَنتُمْ قَدَّمْتُمُوهُ لَنَا فَبِئْسَ ٱلْقَرَارُ
Derler ki: "Hayır, asıl size merhaba yok; bunu bize siz getirdiniz. Ne kötü bir karargâh!"
قَالُوا۟ رَبَّنَا مَن قَدَّمَ لَنَا هَٰذَا فَزِدْهُ عَذَابًا ضِعْفًا فِى ٱلنَّارِ
Derler ki: "Rabbimiz! Bunu bize kim getirdiyse, ateşte azabını kat kat artır."
وَقَالُوا۟ مَا لَنَا لَا نَرَىٰ رِجَالًا كُنَّا نَعُدُّهُم مِّنَ ٱلْأَشْرَارِ
Ve derler ki: "Bize ne oluyor da kötülerden saydığımız adamları göremiyoruz?
أَتَّخَذْنَٰهُمْ سِخْرِيًّا أَمْ زَاغَتْ عَنْهُمُ ٱلْأَبْصَٰرُ
Onları alaya almıştık; yoksa gözler mi onları görmüyor?"
إِنَّ ذَٰلِكَ لَحَقٌّ تَخَاصُمُ أَهْلِ ٱلنَّارِ
Şüphesiz bu, ateş halkının çekişmesi, gerçektir.
قُلْ إِنَّمَآ أَنَا۠ مُنذِرٌ وَمَا مِنْ إِلَٰهٍ إِلَّا ٱللَّهُ ٱلْوَٰحِدُ ٱلْقَهَّارُ
De ki: Ben ancak bir uyarıcıyım. Tek ve kahredici Allah'tan başka ilah yoktur.
رَبُّ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا ٱلْعَزِيزُ ٱلْغَفَّٰرُ
Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbi; güçlüdür, çok bağışlayandır.
قُلْ هُوَ نَبَؤٌا۟ عَظِيمٌ
De ki: O büyük bir haberdir.
أَنتُمْ عَنْهُ مُعْرِضُونَ
Siz ondan yüz çeviriyorsunuz.
مَا كَانَ لِىَ مِنْ عِلْمٍۭ بِٱلْمَلَإِ ٱلْأَعْلَىٰٓ إِذْ يَخْتَصِمُونَ
Yüce topluluk tartışırken benim bir bilgim yoktu.
إِن يُوحَىٰٓ إِلَىَّ إِلَّآ أَنَّمَآ أَنَا۠ نَذِيرٌ مُّبِينٌ
Bana ancak, apaçık bir uyarıcı olmam vahyediliyor.
إِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلَٰٓئِكَةِ إِنِّى خَٰلِقٌۢ بَشَرًا مِّن طِينٍ
Hani Rabbin meleklere demişti ki: "Ben çamurdan bir insan yaratacağım.
فَإِذَا سَوَّيْتُهُۥ وَنَفَخْتُ فِيهِ مِن رُّوحِى فَقَعُوا۟ لَهُۥ سَٰجِدِينَ
Onu düzenleyip ruhumdan üflediğimde, ona secde ederek kapanın."
فَسَجَدَ ٱلْمَلَٰٓئِكَةُ كُلُّهُمْ أَجْمَعُونَ
Meleklerin hepsi topluca secde etti.
إِلَّآ إِبْلِيسَ ٱسْتَكْبَرَ وَكَانَ مِنَ ٱلْكَٰفِرِينَ
Ancak İblîs secde etmedi; büyüklendi ve gerçeği örtenlerden oldu.
قَالَ يَٰٓإِبْلِيسُ مَا مَنَعَكَ أَن تَسْجُدَ لِمَا خَلَقْتُ بِيَدَىَّ أَسْتَكْبَرْتَ أَمْ كُنتَ مِنَ ٱلْعَالِينَ
Dedi ki: "Ey İblîs! Ellerimle yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan nedir? Büyüklendin mi, yoksa yücelerden mi oldun?"
قَالَ أَنَا۠ خَيْرٌ مِّنْهُ خَلَقْتَنِى مِن نَّارٍ وَخَلَقْتَهُۥ مِن طِينٍ
Dedi ki: "Ben ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın."
قَالَ فَٱخْرُجْ مِنْهَا فَإِنَّكَ رَجِيمٌ
Dedi ki: "Çık oradan; şüphesiz sen kovulmuşsun.
وَإِنَّ عَلَيْكَ لَعْنَتِىٓ إِلَىٰ يَوْمِ ٱلدِّينِ
Ve şüphesiz hesap gününe kadar lanetim üzerindedir."
قَالَ رَبِّ فَأَنظِرْنِىٓ إِلَىٰ يَوْمِ يُبْعَثُونَ
Dedi ki: "Rabbim! Diriltilecekleri güne kadar bana süre ver."
قَالَ فَإِنَّكَ مِنَ ٱلْمُنظَرِينَ
Dedi ki: "Şüphesiz sen süre verilenlerdensin;
إِلَىٰ يَوْمِ ٱلْوَقْتِ ٱلْمَعْلُومِ
Bilinen vaktin gününe kadar."
قَالَ فَبِعِزَّتِكَ لَأُغْوِيَنَّهُمْ أَجْمَعِينَ
Dedi ki: "Senin izzetine yemin olsun ki onların hepsini azdıracağım;
إِلَّا عِبَادَكَ مِنْهُمُ ٱلْمُخْلَصِينَ
Ancak içlerinden ihlâsa erdirilmiş kulların başka."
قَالَ فَٱلْحَقُّ وَٱلْحَقَّ أَقُولُ
Dedi ki: "İşte gerçek; ben ancak gerçeği söylerim.
لَأَمْلَأَنَّ جَهَنَّمَ مِنكَ وَمِمَّن تَبِعَكَ مِنْهُمْ أَجْمَعِينَ
Andolsun cehennemi seninle ve onlardan sana uyanlarla dolduracağım."
قُلْ مَآ أَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ وَمَآ أَنَا۠ مِنَ ٱلْمُتَكَلِّفِينَ
De ki: Buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum; ben kendiliğinden bir şey uyduranlardan da değilim.
إِنْ هُوَ إِلَّا ذِكْرٌ لِّلْعَٰلَمِينَ
O, âlemler için bir öğütten başka bir şey değildir.
وَلَتَعْلَمُنَّ نَبَأَهُۥ بَعْدَ حِينٍۭ
Onun haberini bir süre sonra mutlaka bileceksiniz.
Arapça Kur’an metni Tanzil Project tarafından hazırlanmıştır (Uthmani imlası, sürüm 1.1). Lisans: Creative Commons Attribution 3.0 —tanzil.net
Tek taraflı dinlemek
21-24. ayetlerdeki kıssada iki davacı gelir ve biri anlatır. Hz. Dâvûd hükmü verir; ardından "kendisini denediğimizi anladı" denir.
Klasik tefsirlerde bu ayrıntı üzerinde durulur: hüküm, ikinci tarafın anlatımı dinlenmeden verilmiştir.
26. ayet kuralı açıkça koyar: "insanlar arasında adaletle hüküm ver ve arzuna uyma."
Bu sitede haber doğrulama ilkesi Hucurât 6 üzerinden ele alınmıştır; bu kıssa aynı çerçeveyi yargı tarafından tamamlar.
İblîs'in kıyası
76. ayette İblîs bir gerekçe sunar: "Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın."
Klasik tefsirlerde bu ifade bir kıyas olarak ele alınır: kendi malzemesini üstün sayıp emri buna göre değerlendirir.
75. ayetteki soru dikkat çekicidir; "seni alıkoyan nedir?" diye sorulur ve iki ihtimal verilir: büyüklenme ya da yücelerden olma. İblîs ikisini de reddetmez, üçüncü bir gerekçe üretir.
Aynı diyalog A'râf 12-13'te de bulunur.
Hz. Eyyûb'un sözü
41. ayette Hz. Eyyûb'un seslenişi aktarılır ve içinde bir talep yoktur; yalnızca hâl bildirilir.
Aynı üslup Enbiyâ 83'te de görülür: "Bana zarar dokundu."
44. ayet onu tek bir kelimeyle niteler: "Biz onu sabreden bulduk." Klasik kaynaklarda Hz. Eyyûb sabır örneği olarak anılır ve bu sitede şifa duası ile sabır sayfalarında ele alınmaktadır.
Kaynaklar
- Kur’anSâd 38:1-88 — Surenin metni
- Kur’anA'râf 7:12-13 — İblîs'in gerekçesi
- Kur’anEnbiyâ 21:83-84 — Hz. Eyyûb'un duası
- Kur’anHucurât 49:6 — Haberin doğrulanması
Son güncelleme: