Ölüm ile İlgili Hadisler
Bu sayfadaki rivayetlerde ölüm haberi, gözyaşı, hastalıkta sabır ve ölüm anı bir arada geçer. Peygamber'in kendisi ağlamış, ağlayana da engel olmamıştır: oğlu İbrâhîm'in ölümünde “Göz yaşarır, kalp hüzünlenir” demiş, bir kabrin başında ağlayan kadına ise sabrın asıl ağırlığını ilk sarsıntı anında taşıdığını söylemiştir. Ölüm anını anlatan rivayetlerde korkutma değil, Allah'a kavuşma ve rahata erme dili öne çıkar. Aşağıdaki kırk iki hadis Buhârî'nin cenazelere, hastalara, kalbi yumuşatan sözlere ve dualara ayırdığı dört kitabından seçilmiştir.
Hadisler
حَدَّثَنَا بِشْرُ بْنُ مُحَمَّدٍ، أَخْبَرَنَا عَبْدُ اللَّهِ، قَالَ أَخْبَرَنِي مَعْمَرٌ، وَيُونُسُ، عَنِ الزُّهْرِيِّ، قَالَ أَخْبَرَنِي أَبُو سَلَمَةَ، أَنَّ عَائِشَةَ ـ رضى الله عنها ـ زَوْجَ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم أَخْبَرَتْهُ قَالَتْ أَقْبَلَ أَبُو بَكْرٍ ـ رضى الله عنه ـ عَلَى فَرَسِهِ مِنْ مَسْكَنِهِ بِالسُّنْحِ حَتَّى نَزَلَ، فَدَخَلَ الْمَسْجِدَ، فَلَمْ يُكَلِّمِ النَّاسَ، حَتَّى نَزَلَ فَدَخَلَ عَلَى عَائِشَةَ ـ رضى الله عنها ـ فَتَيَمَّمَ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم وَهُوَ مُسَجًّى بِبُرْدِ حِبَرَةٍ، فَكَشَفَ عَنْ وَجْهِهِ، ثُمَّ أَكَبَّ عَلَيْهِ فَقَبَّلَهُ ثُمَّ بَكَى فَقَالَ بِأَبِي أَنْتَ يَا نَبِيَّ اللَّهِ، لاَ يَجْمَعُ اللَّهُ عَلَيْكَ مَوْتَتَيْنِ، أَمَّا الْمَوْتَةُ الَّتِي كُتِبَتْ عَلَيْكَ فَقَدْ مُتَّهَا.قَالَ أَبُو سَلَمَةَ فَأَخْبَرَنِي ابْنُ عَبَّاسٍ ـ رضى الله عنهما ـ أَنَّ أَبَا بَكْرٍ ـ رضى الله عنه ـ خَرَجَ وَعُمَرُ ـ رضى الله عنه ـ يُكَلِّمُ النَّاسَ. فَقَالَ اجْلِسْ. فَأَبَى. فَقَالَ اجْلِسْ. فَأَبَى، فَتَشَهَّدَ أَبُو بَكْرٍ ـ رضى الله عنه ـ فَمَالَ إِلَيْهِ النَّاسُ، وَتَرَكُوا عُمَرَ فَقَالَ أَمَّا بَعْدُ، فَمَنْ كَانَ مِنْكُمْ يَعْبُدُ مُحَمَّدًا صلى الله عليه وسلم فَإِنَّ مُحَمَّدًا صلى الله عليه وسلم قَدْ مَاتَ، وَمَنْ كَانَ يَعْبُدُ اللَّهَ فَإِنَّ اللَّهَ حَىٌّ لاَ يَمُوتُ، قَالَ اللَّهُ تَعَالَى {وَمَا مُحَمَّدٌ إِلاَّ رَسُولٌ} إِلَى {الشَّاكِرِينَ} وَاللَّهِ لَكَأَنَّ النَّاسَ لَمْ يَكُونُوا يَعْلَمُونَ أَنَّ اللَّهَ أَنْزَلَ الآيَةَ حَتَّى تَلاَهَا أَبُو بَكْرٍ ـ رضى الله عنه ـ فَتَلَقَّاهَا مِنْهُ النَّاسُ، فَمَا يُسْمَعُ بَشَرٌ إِلاَّ يَتْلُوهَا.
Âişe anlatıyor: Ebû Bekir, Sunh'taki evinden atıyla geldi, indi ve mescide girdi. İnsanlarla hiç konuşmadan Âişe'nin yanına girip doğruca Peygamber'e yöneldi. Peygamber, nakışlı bir Yemen örtüsüyle örtülmüştü. Yüzünü açtı, üzerine eğilip onu öptü ve ağladı. Sonra şöyle dedi: “Babam sana feda olsun ey Allah'ın peygamberi! Allah senin üzerine iki ölümü toplamaz; sana yazılmış olan ölümü ise tattın.” Ebû Seleme'ye İbn Abbâs'ın bildirdiğine göre de Ebû Bekir dışarı çıktığında Ömer insanlara konuşuyordu. Ebû Bekir ona “Otur” dedi, oturmadı; tekrar “Otur” dedi, yine oturmadı. Bunun üzerine Ebû Bekir şehâdet getirdi; insanlar Ömer'i bırakıp ona yöneldi. Şöyle dedi: “İmdi, sizden kim Muhammed'e kulluk ediyorduysa bilsin ki Muhammed ölmüştür. Kim Allah'a kulluk ediyorsa, Allah diridir, ölmez.” Ardından “Muhammed ancak bir peygamberdir…” âyetini “şükredenler” ifadesine kadar okudu. Vallahi, Ebû Bekir bu âyeti okuyuncaya kadar insanlar sanki Allah'ın böyle bir âyet indirdiğini bilmiyorlardı; âyeti ondan öğrendiler ve artık duyan herkes onu okur oldu.
Ebû Bekir'in okuduğu âyet Âl-i İmrân 3:144'tür. Rivayetin ikinci kısmı Âişe'ye değil, Ebû Seleme'nin İbn Abbâs'tan naklettiğine dayanır; Buhârî iki nakli ayırarak verir.
Sahih hadisBuhârî, Cenâiz 3
حَدَّثَنَا آدَمُ، حَدَّثَنَا شُعْبَةُ، حَدَّثَنَا ثَابِتٌ، عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ ـ رضى الله عنه ـ قَالَ مَرَّ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم بِامْرَأَةٍ تَبْكِي عِنْدَ قَبْرٍ فَقَالَ " اتَّقِي اللَّهَ وَاصْبِرِي ". قَالَتْ إِلَيْكَ عَنِّي، فَإِنَّكَ لَمْ تُصَبْ بِمُصِيبَتِي، وَلَمْ تَعْرِفْهُ. فَقِيلَ لَهَا إِنَّهُ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم. فَأَتَتْ باب النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم فَلَمْ تَجِدْ عِنْدَهُ بَوَّابِينَ فَقَالَتْ لَمْ أَعْرِفْكَ. فَقَالَ " إِنَّمَا الصَّبْرُ عِنْدَ الصَّدْمَةِ الأُولَى ".
Enes b. Mâlik anlatıyor: Peygamber, bir kabrin başında ağlayan bir kadının yanından geçti ve ona “Allah'tan sakın ve sabret” dedi. Kadın “Benden uzak dur! Sen benim uğradığım musibete uğramadın, onu tanımıyorsun” dedi. Kendisine, o kimsenin Peygamber olduğu söylendi. Bunun üzerine kadın Peygamber'in kapısına geldi; orada kapıcılar bulamadı. “Seni tanımamıştım” dedi. O da “Sabır, ancak ilk sarsıntı anındadır” buyurdu.
Kadının sert cevabı metinden çıkarılmamıştır; kendisine karşılık verildiği de nakledilmez. Son cümle, sabrın yalnızca ilk anda geçerli olduğunu değil, asıl ağırlığını orada taşıdığını bildirir. “Kapıcılar bulamadı” ayrıntısı râvinin kaydıdır.
Sahih hadisBuhârî, Cenâiz 31
حَدَّثَنَا الْحَسَنُ بْنُ عَبْدِ الْعَزِيزِ، حَدَّثَنَا يَحْيَى بْنُ حَسَّانَ، حَدَّثَنَا قُرَيْشٌ ـ هُوَ ابْنُ حَيَّانَ ـ عَنْ ثَابِتٍ، عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ ـ رضى الله عنه ـ قَالَ دَخَلْنَا مَعَ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم عَلَى أَبِي سَيْفٍ الْقَيْنِ ـ وَكَانَ ظِئْرًا لإِبْرَاهِيمَ ـ عَلَيْهِ السَّلاَمُ ـ فَأَخَذَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم إِبْرَاهِيمَ فَقَبَّلَهُ وَشَمَّهُ، ثُمَّ دَخَلْنَا عَلَيْهِ بَعْدَ ذَلِكَ، وَإِبْرَاهِيمُ يَجُودُ بِنَفْسِهِ، فَجَعَلَتْ عَيْنَا رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم تَذْرِفَانِ. فَقَالَ لَهُ عَبْدُ الرَّحْمَنِ بْنُ عَوْفٍ ـ رضى الله عنه ـ وَأَنْتَ يَا رَسُولَ اللَّهِ فَقَالَ " يَا ابْنَ عَوْفٍ إِنَّهَا رَحْمَةٌ ". ثُمَّ أَتْبَعَهَا بِأُخْرَى فَقَالَ صلى الله عليه وسلم " إِنَّ الْعَيْنَ تَدْمَعُ، وَالْقَلْبَ يَحْزَنُ، وَلاَ نَقُولُ إِلاَّ مَا يَرْضَى رَبُّنَا، وَإِنَّا بِفِرَاقِكَ يَا إِبْرَاهِيمُ لَمَحْزُونُونَ ". رَوَاهُ مُوسَى عَنْ سُلَيْمَانَ بْنِ الْمُغِيرَةِ عَنْ ثَابِتٍ عَنْ أَنَسٍ ـ رضى الله عنه ـ عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم.
Enes b. Mâlik anlatıyor: Allah Resûlü'yle birlikte demirci Ebû Seyf'in yanına girdik; kendisi İbrâhîm'in süt babasıydı. Allah Resûlü İbrâhîm'i aldı, öptü ve kokladı. Sonra bir başka sefer yanına girdiğimizde İbrâhîm can çekişiyordu. Allah Resûlü'nün gözlerinden yaşlar boşanmaya başladı. Abdurrahman b. Avf ona “Sen de mi ey Allah'ın Resûlü?” dedi. “Ey Avf'ın oğlu, bu bir rahmettir” buyurdu. Sonra ardından bir söz daha söyledi: “Göz yaşarır, kalp hüzünlenir; biz Rabbimizin razı olacağından başkasını söylemeyiz. Ey İbrâhîm, senin ayrılığınla biz gerçekten hüzünlüyüz.” Buhârî bu rivayetin Mûsâ'nın Süleymân b. Muğîre'den, onun Sâbit'ten, onun da Enes'ten naklettiği bir yolla da geldiğini kaydeder.
İbrâhîm, Peygamber'in küçük yaşta vefat eden oğludur. Rivayette ayrılan çizgi açıktır: yasaklanan gözyaşı değil, “Rabbimizin razı olmayacağı” sözdür. Son cümle Buhârî'nin kendi kaydettiği ikinci senettir, metnin parçası değildir.
Sahih hadisBuhârî, Cenâiz 43
حَدَّثَنَا أَصْبَغُ، عَنِ ابْنِ وَهْبٍ، قَالَ أَخْبَرَنِي عَمْرٌو، عَنْ سَعِيدِ بْنِ الْحَارِثِ الأَنْصَارِيِّ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُمَرَ ـ رضى الله عنهما ـ قَالَ اشْتَكَى سَعْدُ بْنُ عُبَادَةَ شَكْوَى لَهُ فَأَتَاهُ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم يَعُودُهُ مَعَ عَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ عَوْفٍ وَسَعْدِ بْنِ أَبِي وَقَّاصٍ وَعَبْدِ اللَّهِ بْنِ مَسْعُودٍ ـ رضى الله عنهم ـ فَلَمَّا دَخَلَ عَلَيْهِ فَوَجَدَهُ فِي غَاشِيَةِ أَهْلِهِ فَقَالَ " قَدْ قَضَى ". قَالُوا لاَ يَا رَسُولَ اللَّهِ. فَبَكَى النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم فَلَمَّا رَأَى الْقَوْمُ بُكَاءَ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم بَكَوْا فَقَالَ " أَلاَ تَسْمَعُونَ إِنَّ اللَّهَ لاَ يُعَذِّبُ بِدَمْعِ الْعَيْنِ، وَلاَ بِحُزْنِ الْقَلْبِ، وَلَكِنْ يُعَذِّبُ بِهَذَا ـ وَأَشَارَ إِلَى لِسَانِهِ ـ أَوْ يَرْحَمُ وَإِنَّ الْمَيِّتَ يُعَذَّبُ بِبُكَاءِ أَهْلِهِ عَلَيْهِ ". وَكَانَ عُمَرُ ـ رضى الله عنه ـ يَضْرِبُ فِيهِ بِالْعَصَا، وَيَرْمِي بِالْحِجَارَةِ وَيَحْثِي بِالتُّرَابِ.
Abdullah b. Ömer anlatıyor: Sa'd b. Ubâde bir hastalığa yakalandı. Peygamber, Abdurrahman b. Avf, Sa'd b. Ebî Vakkâs ve Abdullah b. Mes'ûd ile birlikte onu ziyarete gitti. Yanına girdiğinde onu ailesinin çevresini sardığı bir hâlde buldu ve “Vefat etmiş” dedi. “Hayır ey Allah'ın Resûlü” dediler. Peygamber ağladı. Topluluk onun ağladığını görünce onlar da ağladılar. Bunun üzerine şöyle dedi: “İşitmiyor musunuz? Allah ne gözün yaşıyla ne de kalbin hüznüyle azap eder; fakat bununla — diliyle işaret etti — azap eder yahut merhamet eder. Ölü, ailesinin kendisine ağlamasıyla azap görür.” Ömer ise bu konuda sopayla vurur, taş atar ve toprak saçardı.
Metnin açık hükmü baştadır: göz yaşı ve kalbin hüznü azap sebebi değildir, mesele dilden çıkandır. Son cümle erken dönemden itibaren tartışılmıştır; Âişe'nin bu anlayışa itiraz ettiği ve “Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez” âyetini hatırlattığı nakledilir. Buhârî'nin bâb başlığı da ifadeyi, ağıt yakmanın ölenin kendi âdeti olması durumuna bağlar. Yani cümle, yas tutanın gözyaşının ölene zarar verdiğini bildirmez.
Sahih hadisBuhârî, Cenâiz 44
حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ بَشَّارٍ، حَدَّثَنَا غُنْدَرٌ، حَدَّثَنَا شُعْبَةُ، قَالَ سَمِعْتُ مُحَمَّدَ بْنَ الْمُنْكَدِرِ، قَالَ سَمِعْتُ جَابِرَ بْنَ عَبْدِ اللَّهِ ـ رضى الله عنهما ـ قَالَ لَمَّا قُتِلَ أَبِي جَعَلْتُ أَكْشِفُ الثَّوْبَ عَنْ وَجْهِهِ أَبْكِي، وَيَنْهَوْنِي عَنْهُ وَالنَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم لاَ يَنْهَانِي، فَجَعَلَتْ عَمَّتِي فَاطِمَةُ تَبْكِي، فَقَالَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم تَبْكِينَ أَوْ لاَ تَبْكِينَ، مَا زَالَتِ الْمَلاَئِكَةُ تُظِلُّهُ بِأَجْنِحَتِهَا حَتَّى رَفَعْتُمُوهُ .
Câbir b. Abdullah anlatıyor: Babam şehit edildiğinde örtüyü yüzünden açıp ağlıyordum. İnsanlar beni bundan alıkoymaya çalışıyor, Peygamber ise alıkoymuyordu. Halam Fâtıma da ağlamaya başladı. Bunun üzerine Peygamber şöyle dedi: “Ağlasan da ağlamasan da, siz onu kaldırıncaya kadar melekler kanatlarıyla onu gölgelemeye devam etti.”
Câbir'in babası Abdullah b. Amr, Uhud'da şehit düşmüştü. Rivayette ağlama engellenmez; Peygamber'in sözü yasak değil, teselli içerir.
Sahih hadisBuhârî, Cenâiz 3
حَدَّثَنَا أَبُو مَعْمَرٍ، حَدَّثَنَا عَبْدُ الْوَارِثِ، حَدَّثَنَا أَيُّوبُ، عَنْ حُمَيْدِ بْنِ هِلاَلٍ، عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ ـ رضى الله عنه ـ قَالَ قَالَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم أَخَذَ الرَّايَةَ زَيْدٌ فَأُصِيبَ، ثُمَّ أَخَذَهَا جَعْفَرٌ فَأُصِيبَ، ثُمَّ أَخَذَهَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ رَوَاحَةَ فَأُصِيبَ ـ وَإِنَّ عَيْنَىْ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم لَتَذْرِفَانِ ـ ثُمَّ أَخَذَهَا خَالِدُ بْنُ الْوَلِيدِ مِنْ غَيْرِ إِمْرَةٍ فَفُتِحَ لَهُ
Enes b. Mâlik anlatıyor: Peygamber şöyle dedi: “Sancağı Zeyd aldı, vuruldu. Sonra Ca'fer aldı, o da vuruldu. Sonra Abdullah b. Revâha aldı, o da vuruldu.” — Bunları söylerken Allah Resûlü'nün gözlerinden yaşlar akıyordu. — “Sonra sancağı, kendisine bir komutanlık verilmemiş olduğu hâlde Hâlid b. Velîd aldı ve ona fetih nasip oldu.”
Mûte'de arka arkaya şehit düşen komutanların haberidir. Enes'in metnin ortasına yerleştirdiği ayrıntı, haberi verenin gözyaşıdır.
Sahih hadisBuhârî, Cenâiz 4
حَدَّثَنَا عَمْرُو بْنُ عَلِيٍّ، حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ فُضَيْلٍ، حَدَّثَنَا عَاصِمٌ الأَحْوَلُ، عَنْ أَنَسٍ ـ رضى الله عنه ـ قَالَ قَنَتَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم شَهْرًا حِينَ قُتِلَ الْقُرَّاءُ، فَمَا رَأَيْتُ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم حَزِنَ حُزْنًا قَطُّ أَشَدَّ مِنْهُ.
Enes b. Mâlik anlatıyor: Kurrâ öldürüldüğünde Allah Resûlü bir ay kunut yaptı. Allah Resûlü'nü hiçbir zaman bundan daha şiddetli üzülmüş görmedim.
“Kurrâ”, Kur'an'ı öğrenmiş ve öğreten sahâbîlerdir; klasik şerhler burada Bi'r-i Maûne'de öldürülenleri kasteder. Buhârî bu rivayeti, musibet karşısında üzüntüsü hâlinden belli olan kimseyle ilgili bâbda verir.
Sahih hadisBuhârî, Cenâiz 40
حَدَّثَنَا بِشْرُ بْنُ الْحَكَمِ، حَدَّثَنَا سُفْيَانُ بْنُ عُيَيْنَةَ، أَخْبَرَنَا إِسْحَاقُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ أَبِي طَلْحَةَ، أَنَّهُ سَمِعَ أَنَسَ بْنَ مَالِكٍ ـ رضى الله عنه ـ يَقُولُ اشْتَكَى ابْنٌ لأَبِي طَلْحَةَ ـ قَالَ ـ فَمَاتَ وَأَبُو طَلْحَةَ خَارِجٌ، فَلَمَّا رَأَتِ امْرَأَتُهُ أَنَّهُ قَدْ مَاتَ هَيَّأَتْ شَيْئًا وَنَحَّتْهُ فِي جَانِبِ الْبَيْتِ، فَلَمَّا جَاءَ أَبُو طَلْحَةَ قَالَ كَيْفَ الْغُلاَمُ قَالَتْ قَدْ هَدَأَتْ نَفْسُهُ، وَأَرْجُو أَنْ يَكُونَ قَدِ اسْتَرَاحَ. وَظَنَّ أَبُو طَلْحَةَ أَنَّهَا صَادِقَةٌ، قَالَ فَبَاتَ، فَلَمَّا أَصْبَحَ اغْتَسَلَ، فَلَمَّا أَرَادَ أَنْ يَخْرُجَ، أَعْلَمَتْهُ أَنَّهُ قَدْ مَاتَ، فَصَلَّى مَعَ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم ثُمَّ أَخْبَرَ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم بِمَا كَانَ مِنْهُمَا، فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " لَعَلَّ اللَّهَ أَنْ يُبَارِكَ لَكُمَا فِي لَيْلَتِكُمَا ". قَالَ سُفْيَانُ فَقَالَ رَجُلٌ مِنَ الأَنْصَارِ فَرَأَيْتُ لَهُمَا تِسْعَةَ أَوْلاَدٍ كُلُّهُمْ قَدْ قَرَأَ الْقُرْآنَ.
Enes b. Mâlik anlatıyor: Ebû Talha'nın bir oğlu hastalandı ve Ebû Talha dışarıdayken vefat etti. Karısı çocuğun öldüğünü görünce bir şeyler hazırladı ve onu evin bir kenarına aldı. Ebû Talha gelince “Çocuk nasıl?” diye sordu. “Nefesi dindi; rahatladığını umuyorum” dedi. Ebû Talha onun doğru söylediğini sandı. Geceyi geçirdi; sabah olunca gusletti. Dışarı çıkmak isteyince kadın ona çocuğun vefat ettiğini bildirdi. Ebû Talha Peygamber'le birlikte namaz kıldı, sonra ikisi arasında geçeni ona anlattı. Allah Resûlü “Umulur ki Allah geçirdiğiniz geceyi ikiniz için bereketli kılar” buyurdu. Süfyân der ki: Ensar'dan bir adam şöyle dedi: Onların dokuz çocuğunu gördüm; hepsi de Kur'an okumuştu.
Annenin sözü yalan değildir, eksiktir: söylediği her kelime doğrudur ama haberi vermez. Metin bunu bir öğüt olarak sunmaz, olduğu gibi kaydeder. Son cümle Peygamber'e değil râvi Süfyân'ın naklettiği bir ensarîye aittir.
Sahih hadisBuhârî, Cenâiz 41
حَدَّثَنَا أَبُو مَعْمَرٍ، حَدَّثَنَا عَبْدُ الْوَارِثِ، حَدَّثَنَا عَبْدُ الْعَزِيزِ، عَنْ أَنَسٍ ـ رضى الله عنه ـ قَالَ قَالَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم مَا مِنَ النَّاسِ مِنْ مُسْلِمٍ يُتَوَفَّى لَهُ ثَلاَثٌ لَمْ يَبْلُغُوا الْحِنْثَ، إِلاَّ أَدْخَلَهُ اللَّهُ الْجَنَّةَ بِفَضْلِ رَحْمَتِهِ إِيَّاهُمْ .
Enes b. Mâlik anlatıyor: Peygamber şöyle dedi: “Hangi müslümanın, günah yazılma çağına ulaşmamış üç çocuğu vefat ederse, Allah onlara olan rahmetiyle o kimseyi cennete koyar.”
“Hinth'e ermemiş” ifadesi, dinî sorumluluk çağına gelmemiş çocukları anlatır.
Sahih hadisBuhârî, Cenâiz 6
حَدَّثَنَا مُسْلِمٌ، حَدَّثَنَا شُعْبَةُ، حَدَّثَنَا عَبْدُ الرَّحْمَنِ بْنُ الأَصْبَهَانِيِّ، عَنْ ذَكْوَانَ، عَنْ أَبِي سَعِيدٍ، رضى الله عنه أَنَّ النِّسَاءَ، قُلْنَ لِلنَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم اجْعَلْ لَنَا يَوْمًا. فَوَعَظَهُنَّ، وَقَالَ " أَيُّمَا امْرَأَةٍ مَاتَ لَهَا ثَلاَثَةٌ مِنَ الْوَلَدِ كَانُوا حِجَابًا مِنَ النَّارِ ". قَالَتِ امْرَأَةٌ وَاثْنَانِ. قَالَ " وَاثْنَانِ ".
Ebû Saîd el-Hudrî anlatıyor: Kadınlar Peygamber'e “Bize de bir gün ayır” dediler. O da onlara öğüt verdi ve şöyle dedi: “Üç çocuğu vefat eden hangi kadın olursa olsun, o çocuklar onun için ateşten bir perde olur.” Bir kadın “Ya iki çocuk?” diye sordu. “İki de” buyurdu.
Soruyu soran kadının sorusu, aldığı cevapla birlikte kaydedilmiştir.
Sahih hadisBuhârî, Cenâiz 6
حَدَّثَنَا عَلِيٌّ، حَدَّثَنَا سُفْيَانُ، قَالَ سَمِعْتُ الزُّهْرِيَّ، عَنْ سَعِيدِ بْنِ الْمُسَيَّبِ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ ـ رضى الله عنه ـ عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم قَالَ " لاَ يَمُوتُ لِمُسْلِمٍ ثَلاَثَةٌ مِنَ الْوَلَدِ، فَيَلِجَ النَّارَ إِلاَّ تَحِلَّةَ الْقَسَمِ ". قَالَ أَبُو عَبْدِ اللَّهِ {وَإِنْ مِنْكُمْ إِلاَّ وَارِدُهَا}.
Ebû Hüreyre'nin naklettiğine göre Peygamber şöyle dedi: “Bir müslümanın üç çocuğu vefat eder de o kimse ateşe girmez; ancak yeminin yerine gelmesi kadarı müstesna.” Buhârî burada “İçinizden oraya uğramayacak hiç kimse yoktur” âyetini kaydeder.
“Yeminin yerine gelmesi” (tahılletü'l-kasem) Meryem 19:71'deki yemine işaret eder; klasik tefsirlerde bu ifade üzerinde farklı görüşler vardır. Son cümle râviye değil, Buhârî'nin kendisine aittir.
Sahih hadisBuhârî, Cenâiz 6
حَدَّثَنَا يَحْيَى بْنُ بُكَيْرٍ، حَدَّثَنَا اللَّيْثُ، عَنْ عُقَيْلٍ، عَنِ ابْنِ شِهَابٍ، قَالَ أَخْبَرَنِي خَارِجَةُ بْنُ زَيْدِ بْنِ ثَابِتٍ، أَنَّ أُمَّ الْعَلاَءِ ـ امْرَأَةً مِنَ الأَنْصَارِ ـ بَايَعَتِ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم أَخْبَرَتْهُ أَنَّهُ اقْتُسِمَ الْمُهَاجِرُونَ قُرْعَةً فَطَارَ لَنَا عُثْمَانُ بْنُ مَظْعُونٍ، فَأَنْزَلْنَاهُ فِي أَبْيَاتِنَا، فَوَجِعَ وَجَعَهُ الَّذِي تُوُفِّيَ فِيهِ، فَلَمَّا تُوُفِّيَ وَغُسِّلَ وَكُفِّنَ فِي أَثْوَابِهِ، دَخَلَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَقُلْتُ رَحْمَةُ اللَّهِ عَلَيْكَ أَبَا السَّائِبِ، فَشَهَادَتِي عَلَيْكَ لَقَدْ أَكْرَمَكَ اللَّهُ. فَقَالَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم " وَمَا يُدْرِيكِ أَنَّ اللَّهَ قَدْ أَكْرَمَهُ ". فَقُلْتُ بِأَبِي أَنْتَ يَا رَسُولَ اللَّهِ فَمَنْ يُكْرِمُهُ اللَّهُ فَقَالَ " أَمَّا هُوَ فَقَدْ جَاءَهُ الْيَقِينُ، وَاللَّهِ إِنِّي لأَرْجُو لَهُ الْخَيْرَ، وَاللَّهِ مَا أَدْرِي ـ وَأَنَا رَسُولُ اللَّهِ ـ مَا يُفْعَلُ بِي ". قَالَتْ فَوَاللَّهِ لاَ أُزَكِّي أَحَدًا بَعْدَهُ أَبَدًا.
Ensar'dan Ümmü'l-Alâ anlatıyor: Muhâcirler kurayla paylaştırıldığında Osman b. Maz'ûn bize düşmüştü; onu evimize yerleştirdik. Sonra, vefatına sebep olan hastalığa yakalandı. Vefat edip yıkandığında ve kendi elbiseleriyle kefenlendiğinde Allah Resûlü içeri girdi. Ben “Allah'ın rahmeti üzerine olsun ey Ebü's-Sâib! Senin hakkındaki şahitliğim şudur: Allah sana ikramda bulundu” dedim. Peygamber “Allah'ın ona ikram ettiğini sen nereden biliyorsun?” dedi. “Babam sana feda olsun ey Allah'ın Resûlü, Allah ona ikram etmeyecek de kime edecek?” dedim. Şöyle buyurdu: “Ona gelince, kendisine yakîn gelmiştir. Vallahi ben onun için hayır umuyorum. Vallahi ben, Allah'ın Resûlü olduğum hâlde, bana ne yapılacağını bilmiyorum.” Ümmü'l-Alâ der ki: Vallahi ondan sonra hiç kimseyi bir daha kesin olarak temize çıkarmadım.
“Yakîn” burada ölüm anlamındadır (krş. Hicr 15:99). Rivayetin son cümlesi Peygamber'in değil, Ümmü'l-Alâ'nın sözüdür.
Sahih hadisBuhârî, Cenâiz 3
حَدَّثَنَا عُمَرُ بْنُ حَفْصٍ، حَدَّثَنَا أَبِي، حَدَّثَنَا الأَعْمَشُ، حَدَّثَنَا شَقِيقٌ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ ـ رضى الله عنه ـ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم مَنْ مَاتَ يُشْرِكُ بِاللَّهِ شَيْئًا دَخَلَ النَّارَ . وَقُلْتُ أَنَا مَنْ مَاتَ لاَ يُشْرِكُ بِاللَّهِ شَيْئًا دَخَلَ الْجَنَّةَ.
Abdullah b. Mes'ûd anlatıyor: Allah Resûlü “Kim Allah'a bir şeyi ortak koşarak ölürse ateşe girer” buyurdu. Ben de şöyle dedim: “Kim Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmadan ölürse cennete girer.”
İkinci cümle Peygamber'in sözü değil, İbn Mes'ûd'un kendi ifadesidir; rivayet bu ayrımı açıkça koruyarak aktarılır.
Sahih hadisBuhârî, Cenâiz 1
حَدَّثَنَا مُحَمَّدٌ، حَدَّثَنَا عَمْرُو بْنُ أَبِي سَلَمَةَ، عَنِ الأَوْزَاعِيِّ، قَالَ أَخْبَرَنِي ابْنُ شِهَابٍ، قَالَ أَخْبَرَنِي سَعِيدُ بْنُ الْمُسَيَّبِ، أَنَّ أَبَا هُرَيْرَةَ ـ رضى الله عنه ـ قَالَ سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يَقُولُ حَقُّ الْمُسْلِمِ عَلَى الْمُسْلِمِ خَمْسٌ رَدُّ السَّلاَمِ، وَعِيَادَةُ الْمَرِيضِ، وَاتِّبَاعُ الْجَنَائِزِ، وَإِجَابَةُ الدَّعْوَةِ، وَتَشْمِيتُ الْعَاطِسِ .
Ebû Hüreyre anlatıyor: Allah Resûlü'nü şöyle derken işittim: “Müslümanın müslüman üzerindeki hakkı beştir: selâmını almak, hastasını ziyaret etmek, cenazesinin ardından gitmek, davetine gitmek ve aksırana hayır duada bulunmak.”
Cenazenin ardından gitmek burada kişisel bir fazilet olarak değil, müslümanın müslüman üzerindeki hakkı olarak sayılır.
Sahih hadisBuhârî, Cenâiz 2
حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ مَسْلَمَةَ، قَالَ قَرَأْتُ عَلَى ابْنِ أَبِي ذِئْبٍ عَنْ سَعِيدِ بْنِ أَبِي سَعِيدٍ الْمَقْبُرِيِّ، عَنْ أَبِيهِ، أَنَّهُ سَأَلَ أَبَا هُرَيْرَةَ ـ رضى الله عنه ـ فَقَالَ سَمِعْتُ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم. حَدَّثَنَا أَحْمَدُ بْنُ شَبِيبِ بْنِ سَعِيدٍ، قَالَ حَدَّثَنِي أَبِي، حَدَّثَنَا يُونُسُ، قَالَ ابْنُ شِهَابٍ وَحَدَّثَنِي عَبْدُ الرَّحْمَنِ الأَعْرَجُ، أَنَّ أَبَا هُرَيْرَةَ ـ رضى الله عنه ـ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " مَنْ شَهِدَ الْجَنَازَةَ حَتَّى يُصَلِّيَ عَلَيْهَا فَلَهُ قِيرَاطٌ، وَمَنْ شَهِدَ حَتَّى تُدْفَنَ كَانَ لَهُ قِيرَاطَانِ ". قِيلَ وَمَا الْقِيرَاطَانِ قَالَ " مِثْلُ الْجَبَلَيْنِ الْعَظِيمَيْنِ ".
Buhârî bu rivayeti iki ayrı senetle kaydeder. Ebû Hüreyre'nin naklettiğine göre Allah Resûlü şöyle buyurdu: “Kim cenazede, namazı kılınıncaya kadar bulunursa ona bir kîrât vardır; kim defnedilinceye kadar bulunursa ona iki kîrât vardır.” “İki kîrât nedir?” diye soruldu. “İki büyük dağ gibi” buyurdu.
Kîrât küçük bir ölçü birimidir; karşılaştırma metnin kendi içinde verilir, dışarıdan eklenmemiştir. Buhârî ilk seneddeki metni kısaltıp ikinci senedle tamamlar; iki isnâd da olduğu gibi bırakılmıştır.
Sahih hadisBuhârî, Cenâiz 58
حَدَّثَنَا مُعَاذُ بْنُ فَضَالَةَ، حَدَّثَنَا هِشَامٌ، عَنْ يَحْيَى، عَنْ عُبَيْدِ اللَّهِ بْنِ مِقْسَمٍ، عَنْ جَابِرِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ ـ رضى الله عنهما ـ قَالَ مَرَّ بِنَا جَنَازَةٌ فَقَامَ لَهَا النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم وَقُمْنَا بِهِ. فَقُلْنَا يَا رَسُولَ اللَّهِ، إِنَّهَا جَنَازَةُ يَهُودِيٍّ. قَالَ " إِذَا رَأَيْتُمُ الْجَنَازَةَ فَقُومُوا ".
Câbir b. Abdullah anlatıyor: Yanımızdan bir cenaze geçti; Peygamber onun için ayağa kalktı, biz de onunla birlikte kalktık. “Ey Allah'ın Resûlü, bu bir yahudi cenazesidir” dedik. “Cenazeyi gördüğünüzde ayağa kalkın” buyurdu.
Cevapta ölenin kim olduğuna dair bir kayıt yoktur; söylenen, cenazenin görülmesi hâlinde ayağa kalkılmasıdır. Bu sayfa rivayetten bir hüküm çıkarmaz, metni bağlamıyla aktarır.
Sahih hadisBuhârî, Cenâiz 49
حَدَّثَنَا إِسْمَاعِيلُ، قَالَ حَدَّثَنِي مَالِكٌ، عَنِ ابْنِ شِهَابٍ، عَنْ سَعِيدِ بْنِ الْمُسَيَّبِ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ ـ رضى الله عنه ـ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم نَعَى النَّجَاشِيَّ فِي الْيَوْمِ الَّذِي مَاتَ فِيهِ، خَرَجَ إِلَى الْمُصَلَّى، فَصَفَّ بِهِمْ وَكَبَّرَ أَرْبَعًا.
Ebû Hüreyre'nin naklettiğine göre Allah Resûlü, Necâşî'nin ölüm haberini öldüğü gün duyurdu; namazgâha çıktı, insanları saf hâlinde dizdi ve dört tekbir aldı.
Necâşî, ilk müslümanları ülkesinde himaye eden Habeş hükümdarıdır. Buhârî bu rivayeti, ölüm haberinin duyurulmasıyla ilgili bâbda verir.
Sahih hadisBuhârî, Cenâiz 4
حَدَّثَنَا مُحَمَّدٌ، أَخْبَرَنَا أَبُو مُعَاوِيَةَ، عَنْ أَبِي إِسْحَاقَ الشَّيْبَانِيِّ، عَنِ الشَّعْبِيِّ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ ـ رضى الله عنهما ـ قَالَ مَاتَ إِنْسَانٌ كَانَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يَعُودُهُ فَمَاتَ بِاللَّيْلِ فَدَفَنُوهُ لَيْلاً، فَلَمَّا أَصْبَحَ أَخْبَرُوهُ فَقَالَ مَا مَنَعَكُمْ أَنْ تُعْلِمُونِي . قَالُوا كَانَ اللَّيْلُ فَكَرِهْنَا ـ وَ كَانَتْ ظُلْمَةٌ ـ أَنْ نَشُقَّ عَلَيْكَ. فَأَتَى قَبْرَهُ فَصَلَّى عَلَيْهِ.
İbn Abbâs anlatıyor: Allah Resûlü'nün ziyaret edip hâlini sorduğu bir kimse vefat etti. Geceleyin öldü ve onu gece defnettiler. Sabah olunca durumu Peygamber'e haber verdiler. “Bana bildirmenize ne engel oldu?” diye sordu. “Geceydi, ortalık karanlıktı; sana zahmet vermek istemedik” dediler. Bunun üzerine kabrine gitti ve orada namazını kıldı.
Rivayetin vurgusu, haberin Peygamber'e ulaşmamış olmasıdır.
Sahih hadisBuhârî, Cenâiz 5
حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ مُقَاتِلٍ، أَخْبَرَنَا عَبْدُ اللَّهِ، أَخْبَرَنَا شُعْبَةُ، عَنْ سَعْدِ بْنِ إِبْرَاهِيمَ، عَنْ أَبِيهِ، إِبْرَاهِيمَ أَنَّ عَبْدَ الرَّحْمَنِ بْنَ عَوْفٍ ـ رضى الله عنه ـ أُتِيَ بِطَعَامٍ وَكَانَ صَائِمًا فَقَالَ قُتِلَ مُصْعَبُ بْنُ عُمَيْرٍ وَهُوَ خَيْرٌ مِنِّي، كُفِّنَ فِي بُرْدَةٍ، إِنْ غُطِّيَ رَأْسُهُ بَدَتْ رِجْلاَهُ، وَإِنْ غُطِّيَ رِجْلاَهُ بَدَا رَأْسُهُ ـ وَأُرَاهُ قَالَ ـ وَقُتِلَ حَمْزَةُ وَهُوَ خَيْرٌ مِنِّي، ثُمَّ بُسِطَ لَنَا مِنَ الدُّنْيَا مَا بُسِطَ ـ أَوْ قَالَ أُعْطِينَا مِنَ الدُّنْيَا مَا أُعْطِينَا ـ وَقَدْ خَشِينَا أَنْ تَكُونَ حَسَنَاتُنَا عُجِّلَتْ لَنَا، ثُمَّ جَعَلَ يَبْكِي حَتَّى تَرَكَ الطَّعَامَ.
Abdurrahman b. Avf'a bir yemek getirilmişti; kendisi oruçluydu. Şöyle dedi: Mus'ab b. Umeyr öldürüldü; o benden hayırlıydı. Bir hırkaya sarıldı; başı örtülse ayakları açılıyor, ayakları örtülse başı açılıyordu. — Râvi: sanırım şunu da söyledi — Hamza da öldürüldü; o da benden hayırlıydı. Sonra bize dünyadan şu kadarı serildi — yahut: bize dünyadan verilen verildi. Doğrusu, iyiliklerimizin karşılığının bize peşinen verilmiş olmasından korktuk. Sonra ağlamaya başladı, öyle ki yemeği bıraktı.
Mus'ab b. Umeyr Uhud'da şehit düşmüştür. Bâb başlığı fıkhî bir konu taşır; metnin kendisi ise bir uygulama anlatmaz, varlıklı bir sahâbînin kendi payına bakışını kaydeder. “Sanırım şunu da söyledi” kaydı râviye aittir.
Sahih hadisBuhârî, Cenâiz 26
حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ مَسْلَمَةَ، حَدَّثَنَا ابْنُ أَبِي حَازِمٍ، عَنْ أَبِيهِ، عَنْ سَهْلٍ ـ رضى الله عنه ـ أَنَّ امْرَأَةً، جَاءَتِ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم بِبُرْدَةٍ مَنْسُوجَةٍ فِيهَا حَاشِيَتُهَا ـ أَتَدْرُونَ مَا الْبُرْدَةُ قَالُوا الشَّمْلَةُ. قَالَ نَعَمْ. قَالَتْ نَسَجْتُهَا بِيَدِي، فَجِئْتُ لأَكْسُوَكَهَا. فَأَخَذَهَا النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم مُحْتَاجًا إِلَيْهَا، فَخَرَجَ إِلَيْنَا وَإِنَّهَا إِزَارُهُ، فَحَسَّنَهَا فُلاَنٌ فَقَالَ اكْسُنِيهَا، مَا أَحْسَنَهَا. قَالَ الْقَوْمُ مَا أَحْسَنْتَ، لَبِسَهَا النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم مُحْتَاجًا إِلَيْهَا، ثُمَّ سَأَلْتَهُ وَعَلِمْتَ أَنَّهُ لاَ يَرُدُّ. قَالَ إِنِّي وَاللَّهِ مَا سَأَلْتُهُ لأَلْبَسَهَا إِنَّمَا سَأَلْتُهُ لِتَكُونَ كَفَنِي. قَالَ سَهْلٌ فَكَانَتْ كَفَنَهُ.
Sehl b. Sa'd anlatıyor: Bir kadın Peygamber'e, kenarı dokunmuş bir burde getirdi. — Burde nedir bilir misiniz? “Şemledir” dediler. “Evet” dedi. — Kadın “Bunu elimle dokudum, sana giydirmek için geldim” dedi. Peygamber, kendisinin de ona ihtiyacı olduğu hâlde onu aldı. Yanımıza çıktığında burde onun izârıydı. Falan kimse onu beğenip “Bunu bana giydir, ne kadar güzel!” dedi. Topluluk ona “İyi etmedin; Peygamber ona ihtiyacı varken onu giydi, sonra sen istedin; üstelik onun geri çevirmediğini biliyorsun” dedi. O kimse “Vallahi ben onu giymek için istemedim; kefenim olsun diye istedim” dedi. Sehl der ki: Gerçekten de onun kefeni oldu.
“Burde nedir bilir misiniz?” sorusu râvinin dinleyicilerine yönelttiği bir açıklamadır, metnin içinde kalmıştır. Rivayet bir kefen usulü öğretmez; bir sahâbînin kendi ölümünü hesaba katmasını ve Peygamber'in istenileni geri çevirmemesini anlatır.
Sahih hadisBuhârî, Cenâiz 28
حَدَّثَنَا مُعَلَّى بْنُ أَسَدٍ، حَدَّثَنَا وُهَيْبٌ، عَنْ هِشَامٍ، عَنْ أَبِيهِ، عَنْ عَائِشَةَ ـ رضى الله عنها ـ قَالَتْ دَخَلْتُ عَلَى أَبِي بَكْرٍ ـ رضى الله عنه ـ فَقَالَ فِي كَمْ كَفَّنْتُمُ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم قَالَتْ فِي ثَلاَثَةِ أَثْوَابٍ بِيضٍ سَحُولِيَّةٍ، لَيْسَ فِيهَا قَمِيصٌ وَلاَ عِمَامَةٌ. وَقَالَ لَهَا فِي أَىِّ يَوْمٍ تُوُفِّيَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَتْ يَوْمَ الاِثْنَيْنِ. قَالَ فَأَىُّ يَوْمٍ هَذَا قَالَتْ يَوْمُ الاِثْنَيْنِ. قَالَ أَرْجُو فِيمَا بَيْنِي وَبَيْنَ اللَّيْلِ. فَنَظَرَ إِلَى ثَوْبٍ عَلَيْهِ كَانَ يُمَرَّضُ فِيهِ، بِهِ رَدْعٌ مِنْ زَعْفَرَانٍ فَقَالَ اغْسِلُوا ثَوْبِي هَذَا، وَزِيدُوا عَلَيْهِ ثَوْبَيْنِ فَكَفِّنُونِي فِيهَا. قُلْتُ إِنَّ هَذَا خَلَقٌ. قَالَ إِنَّ الْحَىَّ أَحَقُّ بِالْجَدِيدِ مِنَ الْمَيِّتِ، إِنَّمَا هُوَ لِلْمُهْلَةِ. فَلَمْ يُتَوَفَّ حَتَّى أَمْسَى مِنْ لَيْلَةِ الثُّلاَثَاءِ وَدُفِنَ قَبْلَ أَنْ يُصْبِحَ.
Âişe anlatıyor: Ebû Bekir'in yanına girdim. “Peygamber'i kaç elbiseye kefenlediniz?” diye sordu. “İçinde gömlek de sarık da olmayan üç beyaz Sahûlî elbiseye” dedim. Bana “Allah Resûlü hangi gün vefat etti?” dedi. “Pazartesi günü” dedim. “Bugün hangi gün?” dedi. “Pazartesi” dedim. “Benimle gece arasındaki vakti umuyorum” dedi. Sonra üzerindeki elbiseye baktı — hastalığında onunla bakılıyordu ve üzerinde safrandan bir bulaşık vardı — ve “Şu elbisemi yıkayın, üzerine iki elbise daha ekleyin, beni onlarla kefenleyin” dedi. “Ama bu eskimiş” dedim. “Diri, yeniye ölüden daha lâyıktır; bu zaten çürümeye gidiyor” dedi. Salı gecesinin akşamına girilinceye kadar vefat etmedi; sabah olmadan da defnedildi.
Buhârî bu rivayeti ölümün pazartesi gününe rastlamasıyla ilgili bâbda verir. Ebû Bekir bir pazartesi günü konuşur; Peygamber'in de o gün vefat ettiğini duyunca akşama kalmadan gitmeyi umduğunu söyler. Metin bir kefen usulü ortaya koymaz — kendi kefenini isteyen bir kimsenin sözüdür ve bu sayfa ondan bir hüküm çıkarmaz. “Sahûlî”, Yemen'de Sahûl'e nisbetle dokumanın adıdır; “mühle” ise çürümeyi anlatır. Arap gün hesabında gece kendi gününden önce gelir; “salı gecesi” pazartesi akşamı başlar. Son cümle râvinin kaydıdır: umulan vakti değil, gerçekleşen vakti bildirir.
Sahih hadisBuhârî, Cenâiz 94
حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ يُوسُفَ، حَدَّثَنَا اللَّيْثُ، حَدَّثَنَا سَعِيدٌ، عَنْ أَبِيهِ، أَنَّهُ سَمِعَ أَبَا سَعِيدٍ الْخُدْرِيَّ ـ رضى الله عنه ـ قَالَ كَانَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم يَقُولُ " إِذَا وُضِعَتِ الْجِنَازَةُ فَاحْتَمَلَهَا الرِّجَالُ عَلَى أَعْنَاقِهِمْ، فَإِنْ كَانَتْ صَالِحَةً قَالَتْ قَدِّمُونِي. وَإِنْ كَانَتْ غَيْرَ صَالِحَةٍ قَالَتْ لأَهْلِهَا يَا وَيْلَهَا أَيْنَ يَذْهَبُونَ بِهَا يَسْمَعُ صَوْتَهَا كُلُّ شَىْءٍ إِلاَّ الإِنْسَانَ، وَلَوْ سَمِعَ الإِنْسَانُ لَصَعِقَ ".
Ebû Saîd el-Hudrî anlatıyor: Peygamber şöyle derdi: “Cenaze konulup erkekler onu omuzlarına aldıklarında, eğer salih bir kimse ise ‘Beni öne geçirin’ der. Salih değilse ailesine ‘Vay onun hâline! Onu nereye götürüyorlar?’ der. Onun sesini insan dışında her şey işitir; insan işitseydi bayılırdı.”
Metinde ölen kendinden üçüncü şahısla söz eder; Arapçada söyleyen “cenaze” olduğu için dişil kalıp kullanılır, Türkçeye de öyle aktarılmıştır. Rivayet ölümden sonraki hâle dair genel bir haberdir; belli bir kişi hakkında bir bilgi vermez ve son cümlesi bu sesin insanlarca işitilmediğini açıkça söyler.
Sahih hadisBuhârî, Cenâiz 52
حَدَّثَنَا عَيَّاشٌ، حَدَّثَنَا عَبْدُ الأَعْلَى، حَدَّثَنَا سَعِيدٌ، قَالَ وَقَالَ لِي خَلِيفَةُ حَدَّثَنَا ابْنُ زُرَيْعٍ، حَدَّثَنَا سَعِيدٌ، عَنْ قَتَادَةَ، عَنْ أَنَسٍ ـ رضى الله عنه ـ عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم قَالَ " الْعَبْدُ إِذَا وُضِعَ فِي قَبْرِهِ، وَتُوُلِّيَ وَذَهَبَ أَصْحَابُهُ حَتَّى إِنَّهُ لَيَسْمَعُ قَرْعَ نِعَالِهِمْ، أَتَاهُ مَلَكَانِ فَأَقْعَدَاهُ فَيَقُولاَنِ لَهُ مَا كُنْتَ تَقُولُ فِي هَذَا الرَّجُلِ مُحَمَّدٍ صلى الله عليه وسلم فَيَقُولُ أَشْهَدُ أَنَّهُ عَبْدُ اللَّهِ وَرَسُولُهُ. فَيُقَالُ انْظُرْ إِلَى مَقْعَدِكَ مِنَ النَّارِ، أَبْدَلَكَ اللَّهُ بِهِ مَقْعَدًا مِنَ الْجَنَّةِ ـ قَالَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم فَيَرَاهُمَا جَمِيعًا ـ وَأَمَّا الْكَافِرُ ـ أَوِ الْمُنَافِقُ ـ فَيَقُولُ لاَ أَدْرِي، كُنْتُ أَقُولُ مَا يَقُولُ النَّاسُ. فَيُقَالُ لاَ دَرَيْتَ وَلاَ تَلَيْتَ. ثُمَّ يُضْرَبُ بِمِطْرَقَةٍ مِنْ حَدِيدٍ ضَرْبَةً بَيْنَ أُذُنَيْهِ، فَيَصِيحُ صَيْحَةً يَسْمَعُهَا مَنْ يَلِيهِ إِلاَّ الثَّقَلَيْنِ ".
Enes b. Mâlik'in naklettiğine göre Peygamber şöyle dedi: “Kul kabrine konulup arkadaşları dönüp gittiğinde — öyle ki onların ayakkabılarının sesini işitir — ona iki melek gelir ve onu oturturlar. Ona ‘Bu adam, Muhammed hakkında ne diyordun?’ derler. O da ‘Şehâdet ederim ki o Allah'ın kulu ve elçisidir’ der. Kendisine ‘Ateşteki yerine bak; Allah sana onun yerine cennetten bir yer verdi’ denir.” — Peygamber, onun ikisini birden gördüğünü söyledi. — “Kâfire — yahut münafığa — gelince, ‘Bilmiyorum; insanların söylediğini söylerdim’ der. Ona ‘Bilmedin ve okumadın’ denir. Sonra kulakları arasına demirden bir tokmakla vurulur; öyle bir çığlık atar ki, insanlar ve cinler dışında yanındaki her şey onu işitir.”
Buhârî bunu, ölünün ayak seslerini işitmesiyle ilgili bâbda verir. Rivayetin ağırlık merkezi ilk yarısıdır: sorulan tek bir sorudur ve inanan kimseye, ateşteki yerinin yerine cennetten bir yer verildiği bildirilir. İkinci yarı yasla değil inkârla ilgilidir; metnin kendi son cümlesi bu sesin insanlar ve cinler tarafından işitilmediğini söyler. Rivayet belli bir kişi hakkında hiçbir şey bildirmez — bu sayfa, vefat eden biri hakkında kesin konuşulmasına izin verilmediğini başka bir rivayette zaten kaydeder. “Lâ derayte ve lâ teleyte” kafiyeli bir kalıptır; klasik şerhler ikinci kelimeyi “okumadın” yahut “uymadın” diye açıklar. “Sekaleyn” insanlar ve cinlerdir. Ortadaki kısa cümle metinde ayrı bir kayıt olarak durur: râvi onu Peygamber'e ayrıca nisbet eder.
Sahih hadisBuhârî, Cenâiz 67
حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ مُحَمَّدٍ، حَدَّثَنَا سُفْيَانُ، عَنْ هِشَامِ بْنِ عُرْوَةَ، عَنْ أَبِيهِ، عَنْ عَائِشَةَ ـ رضى الله عنها ـ قَالَتْ إِنَّمَا قَالَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم " إِنَّهُمْ لَيَعْلَمُونَ الآنَ أَنَّ مَا كُنْتُ أَقُولُ حَقٌّ وَقَدْ قَالَ اللَّهُ تَعَالَى {إِنَّكَ لاَ تُسْمِعُ الْمَوْتَى}"
Âişe şöyle dedi: Peygamber ancak şunu söyledi: “Onlar şimdi, benim söylediğimin hak olduğunu kesin olarak biliyorlar.” Allah Teâlâ da “Sen ölülere işittiremezsin” buyurmuştur.
Âişe burada bir nakli düzeltir: ona göre söylenen söz “işitiyorlar” değil, “biliyorlar”dır. Klasik şerhlerde bu düzeltmenin, Bedir'de öldürülenlere seslenildiğini anlatan bir nakle yapıldığı belirtilir. Andığı âyet Neml 27:80'dir; aynı ifade Rûm 30:52'de bir bağlaçla birlikte geçer. Ölülerin işitip işitmediği klasik kaynaklarda tartışılmış bir meseledir; bu sayfa taraf olmaz, nakli ve düzeltmeyi olduğu gibi kaydeder. Âyetin, Peygamber'in sözünün devamı mı yoksa Âişe'nin kendi delili mi olduğu nüsha noktalamasına göre değişir. Buhârî rivayeti kabir azabıyla ilgili bâbda verir.
Sahih hadisBuhârî, Cenâiz 86
حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ يُوسُفَ، أَخْبَرَنَا مَالِكٌ، عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ أَبِي صَعْصَعَةَ، أَنَّهُ قَالَ سَمِعْتُ سَعِيدَ بْنَ يَسَارٍ أَبَا الْحُبَابِ، يَقُولُ سَمِعْتُ أَبَا هُرَيْرَةَ، يَقُولُ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " مَنْ يُرِدِ اللَّهُ بِهِ خَيْرًا يُصِبْ مِنْهُ ".
Ebû Hüreyre'nin naklettiğine göre Allah Resûlü şöyle dedi: “Allah kimin hakkında hayır dilerse ona bir musibet isabet ettirir.”
Buhârî bu tek cümleyi hastalığın günahlara kefaret olmasıyla ilgili bâbda verir. “يُصِبْ مِنْهُ” — “ondan bir şeye isabet ettirir” — deyim olarak kişinin başına bir sıkıntı gelmesini anlatır. Cümle tersine çevrilemez: hangi sıkıntının kimin hakkında hayır olduğunu bildirmez, bir hastalığı işaret sayıp okumaya da izin vermez.
Sahih hadisBuhârî, Merdâ 1
حَدَّثَنَا عَبْدَانُ، عَنْ أَبِي حَمْزَةَ، عَنِ الأَعْمَشِ، عَنْ إِبْرَاهِيمَ التَّيْمِيِّ، عَنِ الْحَارِثِ بْنِ سُوَيْدٍ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ، قَالَ دَخَلْتُ عَلَى رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم وَهْوَ يُوعَكُ فَقُلْتُ يَا رَسُولَ اللَّهِ إِنَّكَ تُوعَكُ وَعْكًا شَدِيدًا. قَالَ " أَجَلْ إِنِّي أُوعَكُ كَمَا يُوعَكُ رَجُلاَنِ مِنْكُمْ ". قُلْتُ ذَلِكَ أَنَّ لَكَ أَجْرَيْنِ قَالَ " أَجَلْ ذَلِكَ كَذَلِكَ، مَا مِنْ مُسْلِمٍ يُصِيبُهُ أَذًى شَوْكَةٌ فَمَا فَوْقَهَا، إِلاَّ كَفَّرَ اللَّهُ بِهَا سَيِّئَاتِهِ، كَمَا تَحُطُّ الشَّجَرَةُ وَرَقَهَا ".
Abdullah b. Mes'ûd anlatıyor: Allah Resûlü hummalıyken yanına girdim ve “Ey Allah'ın Resûlü, çok şiddetli bir humma çekiyorsun” dedim. “Evet, ben sizden iki kişinin çektiği kadar humma çekerim” buyurdu. “Bu, sana iki ecir olduğu için mi?” dedim. “Evet, öyledir. Bir müslümana bir diken batması ve ondan ötesi bir eziyet isabet ederse, Allah mutlaka onunla, ağacın yaprağını dökmesi gibi günahlarını döker” buyurdu.
Metinde geçen “va'k” sıtmaya benzer, titremeyle gelen şiddetli ateştir; burada “humma” ile karşılandı. Ölçü hastalığın büyüklüğü değildir: metin “bir diken batması ve ondan ötesi” diyerek en küçüğünden başlar. Buhârî bunu, belâsı en ağır olanların peygamberler olduğuyla ilgili bâbda verir.
Sahih hadisBuhârî, Merdâ 3
حَدَّثَنَا قَبِيصَةُ، حَدَّثَنَا سُفْيَانُ، عَنِ الأَعْمَشِ،. حَدَّثَنِي بِشْرُ بْنُ مُحَمَّدٍ، أَخْبَرَنَا عَبْدُ اللَّهِ، أَخْبَرَنَا شُعْبَةُ، عَنِ الأَعْمَشِ، عَنْ أَبِي وَائِلٍ، عَنْ مَسْرُوقٍ، عَنْ عَائِشَةَ ـ رضى الله عنها ـ قَالَتْ مَا رَأَيْتُ أَحَدًا أَشَدَّ عَلَيْهِ الْوَجَعُ مِنْ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم.
Âişe anlatıyor: Ağrısı Allah Resûlü'nünkinden daha ağır olan hiç kimse görmedim.
Buhârî bu tek cümleyi iki ayrı senetle ve hastalığın şiddetiyle ilgili bâbda verir. Rivayet bir sebep ya da sonuç bildirmez; yalnız Âişe'nin gördüğünü kaydeder.
Sahih hadisBuhârî, Merdâ 2
حَدَّثَنَا مُسَدَّدٌ، حَدَّثَنَا يَحْيَى، عَنْ عِمْرَانَ أَبِي بَكْرٍ، قَالَ حَدَّثَنِي عَطَاءُ بْنُ أَبِي رَبَاحٍ، قَالَ قَالَ لِي ابْنُ عَبَّاسٍ أَلاَ أُرِيكَ امْرَأَةً مِنْ أَهْلِ الْجَنَّةِ قُلْتُ بَلَى. قَالَ هَذِهِ الْمَرْأَةُ السَّوْدَاءُ أَتَتِ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم فَقَالَتْ إِنِّي أُصْرَعُ، وَإِنِّي أَتَكَشَّفُ فَادْعُ اللَّهَ لِي. قَالَ " إِنْ شِئْتِ صَبَرْتِ وَلَكِ الْجَنَّةُ وَإِنْ شِئْتِ دَعَوْتُ اللَّهَ أَنْ يُعَافِيَكِ ". فَقَالَتْ أَصْبِرُ. فَقَالَتْ إِنِّي أَتَكَشَّفُ فَادْعُ اللَّهَ أَنْ لاَ أَتَكَشَّفَ، فَدَعَا لَهَا. حَدَّثَنَا مُحَمَّدٌ، أَخْبَرَنَا مَخْلَدٌ، عَنِ ابْنِ جُرَيْجٍ، أَخْبَرَنِي عَطَاءٌ، أَنَّهُ رَأَى أُمَّ زُفَرَ تِلْكَ، امْرَأَةٌ طَوِيلَةٌ سَوْدَاءُ عَلَى سِتْرِ الْكَعْبَةِ.
Atâ b. Ebû Rebâh anlatıyor: İbn Abbâs bana “Sana cennet ehlinden bir kadın göstereyim mi?” dedi. “Evet” dedim. “İşte şu siyahî kadın” dedi. “Peygamber'e gelip ‘Beni sara tutuyor ve üstüm açılıyor; benim için Allah'a dua et' demişti. O da ‘İstersen sabredersin, cennet senin olur; istersen Allah'a dua edeyim, sana âfiyet versin' buyurdu. Kadın ‘Sabrederim' dedi. Sonra ‘Ama üstüm açılıyor; üstümün açılmaması için Allah'a dua et' dedi; o da kadın için dua etti.” Buhârî ayrı bir senetle, Atâ'nın o kadını — Ümmü Zufer'i — Kâbe örtüsünün yanında gördüğünü, uzun boylu ve siyahî olduğunu kaydeder.
Metinde şifa istemek reddedilmez; iki seçenek yan yana konur ve tercih kadına bırakılır. Kadın ikincisini büsbütün bırakmaz da: ikinci isteğinde dua edilmesini ister ve dua edilir. Söylenen cennet müjdesi bu kişiye, bu sözün içinde verilmiştir; genel bir şart ortaya konmaz. Rivayet, hastalıkta tedaviyi ya da duayı bırakmak gerektiğine dair bir şey söylemez.
Sahih hadisBuhârî, Merdâ 6
حَدَّثَنَا مُعَلَّى بْنُ أَسَدٍ، حَدَّثَنَا عَبْدُ الْعَزِيزِ بْنُ مُخْتَارٍ، حَدَّثَنَا خَالِدٌ، عَنْ عِكْرِمَةَ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ ـ رضى الله عنهما ـ أَنَّ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم دَخَلَ عَلَى أَعْرَابِيٍّ ـ يَعُودُهُ ـ قَالَ وَكَانَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم إِذَا دَخَلَ عَلَى مَرِيضٍ يَعُودُهُ قَالَ لاَ بَأْسَ طَهُورٌ إِنْ شَاءَ اللَّهُ. فَقَالَ لَهُ " لاَ بَأْسَ طَهُورٌ إِنْ شَاءَ اللَّهُ ". قَالَ قُلْتَ طَهُورٌ كَلاَّ بَلْ هِيَ حُمَّى تَفُورُ ـ أَوْ تَثُورُ ـ عَلَى شَيْخٍ كَبِيرٍ، تُزِيرُهُ الْقُبُورَ. فَقَالَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم " فَنَعَمْ إِذًا ".
İbn Abbâs anlatıyor: Peygamber bir bedevîyi ziyarete girdi. Peygamber bir hastanın yanına girdiğinde “Zararı yok, inşallah temizlenmedir” derdi; ona da böyle dedi. Adam “Temizlenme mi dedin? Hayır! Bu, koca bir ihtiyarın üzerinde kaynayan — yahut kabaran — bir humma; onu kabirlere götürecek” dedi. Peygamber “Öyleyse evet” buyurdu.
“Tahûr” burada hastalığın günahlardan temizlemesi anlamındadır. Bedevînin sözü yumuşatılmamış, verilen kısa karşılık da açıklanmamıştır; klasik şerhler onu “öyleyse dediğin gibi olsun” diye okur. “Kaynayan — yahut kabaran” ikilemi râvinin kendi kaydıdır: hangi kelimeyi duyduğundan emin değildir.
Sahih hadisBuhârî, Merdâ 10
حَدَّثَنَا مُوسَى بْنُ إِسْمَاعِيلَ، حَدَّثَنَا أَبُو عَوَانَةَ، عَنْ مَنْصُورٍ، عَنْ إِبْرَاهِيمَ، عَنْ مَسْرُوقٍ، عَنْ عَائِشَةَ ـ رضى الله عنها أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم كَانَ إِذَا أَتَى مَرِيضًا ـ أَوْ أُتِيَ بِهِ ـ قَالَ " أَذْهِبِ الْبَاسَ رَبَّ النَّاسِ، اشْفِ وَأَنْتَ الشَّافِي لاَ شِفَاءَ إِلاَّ شِفَاؤُكَ، شِفَاءً لاَ يُغَادِرُ سَقَمًا ". قَالَ عَمْرُو بْنُ أَبِي قَيْسٍ وَإِبْرَاهِيمُ بْنُ طَهْمَانَ عَنْ مَنْصُورٍ عَنْ إِبْرَاهِيمَ وَأَبِي الضُّحَى إِذَا أُتِيَ بِالْمَرِيضِ، وَقَالَ جَرِيرٌ عَنْ مَنْصُورٍ عَنْ أَبِي الضُّحَى وَحْدَهُ، وَقَالَ إِذَا أَتَى مَرِيضًا.
Âişe'nin naklettiğine göre Allah Resûlü bir hastanın yanına gittiğinde — yahut hasta kendisine getirildiğinde — şöyle derdi: “Sıkıntıyı gider ey insanların Rabbi! Şifa ver; şifa veren sensin, senin şifandan başka şifa yoktur. Öyle bir şifa ver ki ardında hastalık bırakmasın.” Buhârî sonuna, râvilerin bir kısmının “hasta kendisine getirildiğinde”, bir kısmının ise “bir hastanın yanına gittiğinde” dediğini kaydeder.
Metin bir duayı kaydeder; bir tedavi tarifi, bir sayı ya da iyileşme garantisi içermez ve tedaviyi bırakmaya dair hiçbir şey söylemez. Buhârî'nin bâb başlığı da sözü hastayı ziyaret edenin ağzına bağlar: bu, ziyaretçinin duasıdır. Sondaki kayıt aynı cümlenin iki farklı biçimde nakledildiğini gösterir.
Sahih hadisBuhârî, Merdâ 20
حَدَّثَنَا حَجَّاجُ بْنُ مِنْهَالٍ، حَدَّثَنَا شُعْبَةُ، قَالَ أَخْبَرَنِي عَاصِمٌ، قَالَ سَمِعْتُ أَبَا عُثْمَانَ، عَنْ أُسَامَةَ بْنِ زَيْدٍ ـ رضى الله عنهما ـ أَنَّ ابْنَةً لِلنَّبِيِّ، صلى الله عليه وسلم أَرْسَلَتْ إِلَيْهِ وَهْوَ مَعَ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم وَسَعْدٍ وَأُبَىٍّ نَحْسِبُ أَنَّ ابْنَتِي قَدْ حُضِرَتْ فَاشْهَدْنَا فَأَرْسَلَ إِلَيْهَا السَّلاَمَ وَيَقُولُ " إِنَّ لِلَّهِ مَا أَخَذَ وَمَا أَعْطَى وَكُلُّ شَىْءٍ عِنْدَهُ مُسَمًّى فَلْتَحْتَسِبْ وَلْتَصْبِرْ ". فَأَرْسَلَتْ تُقْسِمُ عَلَيْهِ، فَقَامَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم وَقُمْنَا، فَرُفِعَ الصَّبِيُّ فِي حَجْرِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم وَنَفْسُهُ تَقَعْقَعُ فَفَاضَتْ عَيْنَا النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم فَقَالَ لَهُ سَعْدٌ مَا هَذَا يَا رَسُولَ اللَّهِ قَالَ " هَذِهِ رَحْمَةٌ وَضَعَهَا اللَّهُ فِي قُلُوبِ مَنْ شَاءَ مِنْ عِبَادِهِ، وَلاَ يَرْحَمُ اللَّهُ مِنْ عِبَادِهِ إِلاَّ الرُّحَمَاءَ ".
Üsâme b. Zeyd anlatıyor: Peygamber'in bir kızı ona haber gönderdi — Üsâme o sırada Peygamber'in, Sa'd'ın ve Übeyy'in yanındaydı —: “Kızımın ölümü yaklaştı sanıyoruz; yanımızda bulun.” Peygamber ona selâm gönderdi ve şöyle dedi: “Alan da veren de Allah'tır; O'nun katında her şeyin belirlenmiş bir vakti vardır. Ecrini Allah'tan beklesin ve sabretsin.” Kadın yine haber gönderip yemin vererek ısrar etti. Bunun üzerine Peygamber kalktı, biz de kalktık. Çocuk kaldırılıp Peygamber'in kucağına konuldu; nefesi hırıltıyla gidip geliyordu. Peygamber'in gözlerinden yaşlar boşandı. Sa'd ona “Bu nedir ey Allah'ın Resûlü?” dedi. “Bu bir rahmettir; Allah onu kullarından dilediğinin kalbine koyar. Allah kullarından ancak merhametli olanlara merhamet eder” buyurdu.
Gönderilen haberde “kızım” denir, metnin devamında ise çocuk için erkek kalıbı kullanılır; Buhârî ifadeyi olduğu gibi bırakır, bu sayfa da düzeltmez. Gözyaşının karşılığı burada da azar değil “rahmet”tir — İbrâhîm'in ölümünü anlatan rivayetteki ayrımın aynısı. Peygamber'in ilk gönderdiği söz ise teselli ile sabrı bir arada verir ve ölümü bir vakte bağlar.
Sahih hadisBuhârî, Merdâ 9
حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ أَبِي شَيْبَةَ، حَدَّثَنَا أَبُو أُسَامَةَ، عَنْ هِشَامٍ، عَنْ عَبَّادِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ الزُّبَيْرِ، قَالَ سَمِعْتُ عَائِشَةَ ـ رضى الله عنها ـ قَالَتْ سَمِعْتُ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم وَهْوَ مُسْتَنِدٌ إِلَىَّ يَقُولُ " اللَّهُمَّ اغْفِرْ لِي وَارْحَمْنِي وَأَلْحِقْنِي بِالرَّفِيقِ الأَعْلَى ".
Âişe anlatıyor: Peygamber bana yaslanmış hâldeyken onu şöyle derken işittim: “Allah'ım, beni bağışla, bana merhamet et ve beni Refîk-i A'lâ'ya kavuştur.”
“Refîk-i A'lâ” — “en yüce dost” yahut “en yüce topluluk” — klasik şerhlerde Allah'ın yakınlığı ve orada bulunan peygamberlerle sâlihler diye açıklanır. Buhârî bu kısa cümleyi, hastanın ölümü temenni etmesiyle ilgili bâbda verir; sayfadaki Habbâb rivayetiyle aynı konunun iki ucudur. Sayfa ikisinden bir hüküm çıkarmaz.
Sahih hadisBuhârî, Merdâ 19
حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ الْمُثَنَّى، حَدَّثَنَا يَحْيَى، عَنْ إِسْمَاعِيلَ، قَالَ حَدَّثَنِي قَيْسٌ، قَالَ أَتَيْتُ خَبَّابًا وَقَدِ اكْتَوَى سَبْعًا فِي بَطْنِهِ فَسَمِعْتُهُ يَقُولُ لَوْلاَ أَنَّ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم نَهَانَا أَنْ نَدْعُوَ بِالْمَوْتِ لَدَعَوْتُ بِهِ.
Kays b. Ebû Hâzim anlatıyor: Karnı yedi kez dağlanmış olan Habbâb'ın yanına vardım. Onu şöyle derken işittim: “Peygamber bize ölüm için dua etmeyi yasaklamasaydı, ben onu isterdim.”
Habbâb'ın hâli de sözü de yumuşatılmadan kaydedilmiştir: dayanma sınırında duran bir insan, orada durduğunu kendisi söyler. Rivayetin kaydettiği tek şey budur; sayfa buradan bir hüküm çıkarmaz. Baştaki “yedi kez” kaydı dağlamanın tekrarını da yedi ayrı yeri de anlatabilir; sayı metnin kendisindedir. Dağlama ifadesi Habbâb'ın durumunu anlatır, bir tedavi tavsiyesi değildir — ağır hastalık ve dinmeyen acı hekimin işidir.
Sahih hadisBuhârî, Deavât 30
حَدَّثَنَا حَجَّاجٌ، حَدَّثَنَا هَمَّامٌ، حَدَّثَنَا قَتَادَةُ، عَنْ أَنَسٍ، عَنْ عُبَادَةَ بْنِ الصَّامِتِ، عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم قَالَ " مَنْ أَحَبَّ لِقَاءَ اللَّهِ أَحَبَّ اللَّهُ لِقَاءَهُ، وَمَنْ كَرِهَ لِقَاءَ اللَّهِ كَرِهَ اللَّهُ لِقَاءَهُ ". قَالَتْ عَائِشَةُ أَوْ بَعْضُ أَزْوَاجِهِ إِنَّا لَنَكْرَهُ الْمَوْتَ. قَالَ " لَيْسَ ذَاكَ، وَلَكِنَّ الْمُؤْمِنَ إِذَا حَضَرَهُ الْمَوْتُ بُشِّرَ بِرِضْوَانِ اللَّهِ وَكَرَامَتِهِ، فَلَيْسَ شَىْءٌ أَحَبَّ إِلَيْهِ مِمَّا أَمَامَهُ، فَأَحَبَّ لِقَاءَ اللَّهِ وَأَحَبَّ اللَّهُ لِقَاءَهُ، وَإِنَّ الْكَافِرَ إِذَا حُضِرَ بُشِّرَ بِعَذَابِ اللَّهِ وَعُقُوبَتِهِ، فَلَيْسَ شَىْءٌ أَكْرَهَ إِلَيْهِ مِمَّا أَمَامَهُ، كَرِهَ لِقَاءَ اللَّهِ وَكَرِهَ اللَّهُ لِقَاءَهُ ". اخْتَصَرَهُ أَبُو دَاوُدَ وَعَمْرٌو عَنْ شُعْبَةَ. وَقَالَ سَعِيدٌ عَنْ قَتَادَةَ عَنْ زُرَارَةَ عَنْ سَعْدٍ عَنْ عَائِشَةَ عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم.
Ubâde b. Sâmit'in naklettiğine göre Peygamber şöyle dedi: “Kim Allah'a kavuşmayı severse Allah da ona kavuşmayı sever; kim Allah'a kavuşmaktan hoşlanmazsa Allah da ona kavuşmaktan hoşlanmaz.” Âişe — yahut hanımlarından biri — “Ama biz ölümü sevmiyoruz” dedi. Şöyle buyurdu: “Kastettiğim bu değil. Mü'mine ölüm geldiğinde Allah'ın rızası ve ikramıyla müjdelenir; artık onun için önündekinden daha sevimli bir şey olmaz. İşte o Allah'a kavuşmayı sever, Allah da ona kavuşmayı sever. İnkâr edene ölüm geldiğinde ise Allah'ın azabı ve cezası bildirilir; artık onun için önündekinden daha ağır bir şey olmaz. O Allah'a kavuşmaktan hoşlanmaz, Allah da ona kavuşmaktan hoşlanmaz.” Rivayetin sonunda, aynı metnin Ebû Dâvûd ile Amr tarafından kısaltılarak, Saîd tarafından ise başka bir senetle nakledildiği kaydedilir.
Soru daha o mecliste sorulmuştur: ölümden hoşlanmamak, Allah'a kavuşmayı sevmemek midir? Cevap hayırdır — cümlenin ölçüsü şimdiki duygu değil, ölüm anıdır. Metin iki yerde de “müjdelendi” fiilini kullanır; Arapçanın kendi kalıbıdır, bu sayfa ikincisini “bildirilir” diye karşılar. Son cümle metnin parçası değil, Buhârî'nin kaydettiği başka nakil yollarıdır. “Âişe — yahut hanımlarından biri” tereddüdü de râviye aittir ve silinmemiştir.
Sahih hadisBuhârî, Rikāk 41
حَدَّثَنِي يَحْيَى بْنُ بُكَيْرٍ، حَدَّثَنَا اللَّيْثُ، عَنْ عُقَيْلٍ، عَنِ ابْنِ شِهَابٍ، أَخْبَرَنِي سَعِيدُ بْنُ الْمُسَيَّبِ، وَعُرْوَةُ بْنُ الزُّبَيْرِ، فِي رِجَالٍ مِنْ أَهْلِ الْعِلْمِ أَنَّ عَائِشَةَ زَوْجَ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم قَالَتْ كَانَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يَقُولُ وَهْوَ صَحِيحٌ " إِنَّهُ لَمْ يُقْبَضْ نَبِيٌّ قَطُّ حَتَّى يَرَى مَقْعَدَهُ مِنَ الْجَنَّةِ ثُمَّ يُخَيَّرُ ". فَلَمَّا نَزَلَ بِهِ، وَرَأْسُهُ عَلَى فَخِذِي، غُشِيَ عَلَيْهِ سَاعَةً، ثُمَّ أَفَاقَ، فَأَشْخَصَ بَصَرَهُ إِلَى السَّقْفِ ثُمَّ قَالَ " اللَّهُمَّ الرَّفِيقَ الأَعْلَى ". قُلْتُ إِذًا لاَ يَخْتَارُنَا، وَعَرَفْتُ أَنَّهُ الْحَدِيثُ الَّذِي كَانَ يُحَدِّثُنَا بِهِ ـ قَالَتْ ـ فَكَانَتْ تِلْكَ آخِرَ كَلِمَةٍ تَكَلَّمَ بِهَا النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم قَوْلُهُ " اللَّهُمَّ الرَّفِيقَ الأَعْلَى ".
İlim ehlinden bir topluluk içinde Saîd b. Müseyyeb ile Urve b. Zübeyr'in bildirdiğine göre Âişe şöyle demiştir: Allah Resûlü sağlıklıyken “Hiçbir peygamberin ruhu, cennetteki yerini görmeden alınmaz; sonra ona seçim bırakılır” derdi. Vefatı yaklaşıp başı uyluğumdayken bir süre kendinden geçti, sonra ayıldı; gözünü tavana dikti ve “Allah'ım, Refîk-i A'lâ” dedi. “Öyleyse bizi seçmiyor” dedim ve bunun bize anlattığı o söz olduğunu anladım. Peygamber'in söylediği son söz “Allah'ım, Refîk-i A'lâ” oldu.
Âişe'nin “bizi seçmiyor” sözü bir sitem değildir; daha önce duyduğu bir haberi o anda tanımasıdır. Rivayetin senedi de alışılmışın dışındadır: iki tâbiîn âlimi, adı verilmeyen bir ilim ehli topluluğu içinde nakleder. Buhârî onu, Allah'a kavuşmakla ilgili bâbda verir.
Sahih hadisBuhârî, Rikāk 41
حَدَّثَنِي مُحَمَّدُ بْنُ عُبَيْدِ بْنِ مَيْمُونٍ، حَدَّثَنَا عِيسَى بْنُ يُونُسَ، عَنْ عُمَرَ بْنِ سَعِيدٍ، قَالَ أَخْبَرَنِي ابْنُ أَبِي مُلَيْكَةَ، أَنَّ أَبَا عَمْرٍو، ذَكْوَانَ مَوْلَى عَائِشَةَ أَخْبَرَهُ أَنَّ عَائِشَةَ ـ رضى الله عنها ـ كَانَتْ تَقُولُ إِنَّ رَسُولَ اللَّهَ صلى الله عليه وسلم كَانَ بَيْنَ يَدَيْهِ رَكْوَةٌ ـ أَوْ عُلْبَةٌ فِيهَا مَاءٌ، يَشُكُّ عُمَرُ ـ فَجَعَلَ يُدْخِلُ يَدَيْهِ فِي الْمَاءِ، فَيَمْسَحُ بِهِمَا وَجْهَهُ وَيَقُولُ " لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللَّهُ، إِنَّ لِلْمَوْتِ سَكَرَاتٍ ". ثُمَّ نَصَبَ يَدَهُ فَجَعَلَ يَقُولُ " فِي الرَّفِيقِ الأَعْلَى ". حَتَّى قُبِضَ وَمَالَتْ يَدُهُ. قَالَ أَبُو عَبْد اللَّهِ الْعُلْبَةُ مِنْ الْخَشَبِ وَالرَّكْوَةُ مِنْ الْأَدَمِ
Âişe şöyle derdi: Allah Resûlü'nün önünde içinde su bulunan deriden bir kap — yahut ağaçtan bir çanak — vardı. Ellerini suya daldırıp onlarla yüzünü siliyor ve “Lâ ilâhe illallah; ölümün sekerâtı vardır” diyordu. Sonra elini kaldırdı ve “Refîk-i A'lâ'ya” demeye başladı; ruhu alınıp eli düşünceye kadar böyle sürdü. Buhârî sonuna iki kabın farkını kaydeder: biri ağaçtan, diğeri deridendir.
“Deri kap yahut ağaçtan çanak” ikilemi râvi Ömer b. Saîd'in tereddüdüdür ve rivayette açıkça belirtilir. “Sekerât”, ölüm anındaki ağırlığı ve dalgınlığı anlatır. Metin bunu bir korkutma olarak değil, Peygamber'in de yaşadığı bir hâl olarak kaydeder. Son cümle Buhârî'nin kendi sözlük açıklamasıdır.
Sahih hadisBuhârî, Rikāk 42
حَدَّثَنَا إِسْمَاعِيلُ، قَالَ حَدَّثَنِي مَالِكٌ، عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ عَمْرِو بْنِ حَلْحَلَةَ، عَنْ مَعْبَدِ بْنِ كَعْبِ بْنِ مَالِكٍ، عَنْ أَبِي قَتَادَةَ بْنِ رِبْعِيٍّ الأَنْصَارِيِّ، أَنَّهُ كَانَ يُحَدِّثُ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم مُرَّ عَلَيْهِ بِجِنَازَةٍ فَقَالَ " مُسْتَرِيحٌ، وَمُسْتَرَاحٌ مِنْهُ ". قَالُوا يَا رَسُولَ اللَّهِ مَا الْمُسْتَرِيحُ وَالْمُسْتَرَاحُ مِنْهُ قَالَ " الْعَبْدُ الْمُؤْمِنُ يَسْتَرِيحُ مِنْ نَصَبِ الدُّنْيَا وَأَذَاهَا إِلَى رَحْمَةِ اللَّهِ، وَالْعَبْدُ الْفَاجِرُ يَسْتَرِيحُ مِنْهُ الْعِبَادُ وَالْبِلاَدُ وَالشَّجَرُ وَالدَّوَابُّ ".
Ebû Katâde b. Rib'î el-Ensârî anlatırdı: Allah Resûlü'nün yanından bir cenaze geçirildi. “Rahata kavuşan ve kendisinden rahata kavuşulan” dedi. “Ey Allah'ın Resûlü, rahata kavuşan ve kendisinden rahata kavuşulan kimdir?” dediler. Şöyle buyurdu: “Mü'min kul dünyanın yorgunluğundan ve eziyetinden Allah'ın rahmetine kavuşarak rahata erer. Günahkâr kuldan ise kullar, beldeler, ağaçlar ve hayvanlar rahata erer.”
İlk cümle iki şıkkı yan yana koyar ve hangisinin kastedildiğini söylemez — sorulan soru da bunun üzerinedir. Verilen karşılık iki hâli tarif eder; geçen cenazenin hangisi olduğunu söylemez ve belli bir kimse hakkında hüküm vermez. Sayfadaki Ümmü'l-Alâ rivayeti aynı sınırı daha açık koyar: Peygamber, vefat eden biri hakkında kesin konuşulmasına izin vermemiştir.
Sahih hadisBuhârî, Rikāk 42
حَدَّثَنَا الْحُمَيْدِيُّ، حَدَّثَنَا سُفْيَانُ، حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ أَبِي بَكْرِ بْنِ عَمْرِو بْنِ حَزْمٍ، سَمِعَ أَنَسَ بْنَ مَالِكٍ، يَقُولُ قَالَ رَسُولُ اللَّهُ صلى الله عليه وسلم " يَتْبَعُ الْمَيِّتَ ثَلاَثَةٌ، فَيَرْجِعُ اثْنَانِ وَيَبْقَى مَعَهُ وَاحِدٌ، يَتْبَعُهُ أَهْلُهُ وَمَالُهُ وَعَمَلُهُ، فَيَرْجِعُ أَهْلُهُ وَمَالُهُ، وَيَبْقَى عَمَلُهُ ".
Enes b. Mâlik'in naklettiğine göre Allah Resûlü şöyle dedi: “Ölüyü üç şey takip eder; ikisi geri döner, biri onunla kalır: ailesi, malı ve ameli onu takip eder. Ailesi ile malı döner, ameli kalır.”
Metin önce sayıyı, sonra sayılanları, en sonda ayrılanı verir; sıralamanın kendisi cümlenin anlamını taşır. Buhârî bunu ölümün sekerâtına ayırdığı bâbda verir.
Sahih hadisBuhârî, Rikāk 42
حَدَّثَنِي صَدَقَةُ، أَخْبَرَنَا عَبْدَةُ، عَنْ هِشَامٍ، عَنْ أَبِيهِ، عَنْ عَائِشَةَ، قَالَتْ كَانَ رِجَالٌ مِنَ الأَعْرَابِ جُفَاةً يَأْتُونَ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم فَيَسْأَلُونَهُ مَتَى السَّاعَةُ، فَكَانَ يَنْظُرُ إِلَى أَصْغَرِهِمْ فَيَقُولُ " إِنْ يَعِشْ هَذَا لاَ يُدْرِكْهُ الْهَرَمُ حَتَّى تَقُومَ عَلَيْكُمْ سَاعَتُكُمْ ". قَالَ هِشَامٌ يَعْنِي مَوْتَهُمْ.
Âişe anlatıyor: Bedevîlerden kaba saba kimseler Peygamber'e gelir, “Kıyamet ne zaman?” diye sorarlardı. O da içlerinden en genç olana bakar ve “Bu yaşarsa, ihtiyarlığa ermeden sizin saatiniz üzerinize kopar” derdi. Râvi Hişâm, “Yani onların ölümleri” der.
Son cümle Peygamber'in değil, râvi Hişâm b. Urve'nin açıklamasıdır; Buhârî onu metnin içinde bırakır. Verilen karşılık kıyamet için bir tarih değildir — nitekim Buhârî rivayeti kıyamet bâblarında değil, ölümün sekerâtı bâbında verir.
Sahih hadisBuhârî, Rikāk 42
حَدَّثَنَا مُسْلِمٌ، حَدَّثَنَا هَمَّامٌ، عَنْ إِسْحَاقَ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ أَبِي طَلْحَةَ، عَنْ أَنَسٍ، قَالَ خَطَّ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم خُطُوطًا فَقَالَ " هَذَا الأَمَلُ وَهَذَا أَجَلُهُ، فَبَيْنَمَا هُوَ كَذَلِكَ إِذْ جَاءَهُ الْخَطُّ الأَقْرَبُ ".
Enes b. Mâlik anlatıyor: Peygamber birtakım çizgiler çizdi ve “Bu emeldir, bu da onun ecelidir; o böyleyken en yakın çizgi çıkagelir” dedi.
“Emel”, insanın önüne uzattığı beklenti ve tasarıdır. Metin çizgilerin sayısını ve düzenini anlatmaz, yalnız söylenen sözü kaydeder. Buhârî onu, emel ve emelin uzunluğuyla ilgili bâbda verir.
Sahih hadisBuhârî, Rikāk 4
حَدَّثَنَا مُسْلِمُ بْنُ إِبْرَاهِيمَ، حَدَّثَنَا هِشَامٌ، حَدَّثَنَا قَتَادَةُ، عَنْ أَنَسٍ ـ رضى الله عنه ـ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " يَكْبَرُ ابْنُ آدَمَ وَيَكْبَرُ مَعَهُ اثْنَانِ حُبُّ الْمَالِ، وَطُولُ الْعُمُرِ ". رَوَاهُ شُعْبَةُ عَنْ قَتَادَةَ.
Enes b. Mâlik anlatıyor: Allah Resûlü şöyle dedi: “Âdemoğlu yaşlanır, onunla birlikte iki şey büyür: mal sevgisi ve uzun ömür.” Rivayetin sonunda aynı metnin Şu'be tarafından da Katâde'den nakledildiği kaydedilir.
Cümlede “sevgi” kelimesi yalnız birinci maddeye bitişiktir; klasik şerhler ikinciyi de “uzun yaşama arzusu” diye okur. Sayfa ifadeyi olduğu gibi bırakır. Buhârî rivayeti, altmış yaşına ulaşan kimseyle ilgili bâbda verir.
Sahih hadisBuhârî, Rikāk 5
حَدَّثَنَا الْحُمَيْدِيُّ، حَدَّثَنَا سُفْيَانُ، حَدَّثَنَا مُوسَى بْنُ عُقْبَةَ، قَالَ سَمِعْتُ أُمَّ خَالِدٍ بِنْتَ خَالِدٍ ـ قَالَ وَلَمْ أَسْمَعْ أَحَدًا سَمِعَ مِنَ النَّبِيِّ، صلى الله عليه وسلم غَيْرَهَا ـ قَالَتْ سَمِعْتُ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم يَتَعَوَّذُ مِنْ عَذَابِ الْقَبْرِ.
Mûsâ b. Ukbe anlatıyor: Ümmü Hâlid bint Hâlid'i şöyle derken işittim — kendisinden başka, Peygamber'den bizzat işitmiş birini dinlemiş değilim —: “Peygamber'i kabir azabından Allah'a sığınırken işittim.”
Rivayet bir sığınmayı kaydeder; kabir hâline dair hiçbir tasvir vermez ve bu sayfa da eklemez. Aradaki cümle râvi Mûsâ b. Ukbe'nin kendi kaydıdır: Peygamber'i doğrudan işitmiş kimselerden yalnız onu dinleyebilmiştir. Buhârî rivayeti, kabir azabından Allah'a sığınmakla ilgili bâbda verir.
Sahih hadisBuhârî, Deavât 37
Hadislerin Arapça metni klasik hadis kaynaklarındandır. Türkçe anlam bu sitenin kendi metnidir ve basılı bir tercümenin yerini tutmaz; esas olan Arapça metindir.
Gözyaşına engel olunmamıştır
Bu sayfadaki sekiz rivayette ağlama açıkça geçer ve hiçbirinde ağlayan kimse susturulmaz.
En açığı oğlu İbrâhîm'in ölümüdür. Peygamber, çocuk can çekişirken ağlar; Abdurrahman b. Avf “Sen de mi?” diye sorunca “Bu bir rahmettir” der ve sınırı kendisi çizer: “Göz yaşarır, kalp hüzünlenir; biz Rabbimizin razı olacağından başkasını söylemeyiz.” Ayrılan çizgi gözyaşı değil, söylenen sözdür.
Aynı cevap bir kez daha verilir. Kızı, can çekişen çocuğu için haber gönderdiğinde Peygamber önce teselli ile sabrı birlikte gönderir; ısrar edilince gider ve çocuk kucağına konur. Gözleri dolunca Sa'd “Bu nedir ey Allah'ın Resûlü?” diye sorar; aldığı karşılık yine aynıdır: “Bu bir rahmettir; Allah onu kullarından dilediğinin kalbine koyar.” Metin bunu bir istisna olarak değil, merhametin işareti olarak kaydeder.
Sa'd b. Ubâde'yi hasta ziyaretinde de aynı ayrım kurulur: “Allah ne gözün yaşıyla ne de kalbin hüznüyle azap eder” denir ve ardından dile işaret edilir. Aynı metnin sonundaki “ölü, ailesinin kendisine ağlamasıyla azap görür” cümlesi erken dönemden beri tartışılmıştır; Âişe'nin buna itiraz ettiği ve “Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez” âyetini hatırlattığı nakledilir, Buhârî'nin bâb başlığı da ifadeyi ağıt yakmanın ölenin kendi âdeti olması durumuna bağlar. Sayfa bu cümleyi ne siler ne de yas tutan için bir yük hâline getirir; metnin baştaki açık hükmü gözyaşını azap sebebi saymaz.
Câbir b. Abdullah, Uhud'da şehit düşen babasının yüzünü açıp ağladığını, çevresindekilerin kendisini bundan alıkoymaya çalıştığını, Peygamber'in ise alıkoymadığını anlatır. Enes'in naklettiği Mûte haberinde gözyaşı bizzat Peygamber'e aittir. Kurrâ öldürüldüğünde ise Enes onu hiçbir zaman o kadar şiddetli üzülmüş görmediğini söyler; orada ağlama değil, hâlinden okunan bir hüzün kaydedilmiştir.
Ebû Bekir'in, Peygamber'in vefatında önce eğilip ağlaması, sonra mescitte insanların karşısına çıkıp “Allah diridir, ölmez” demesi de aynı çerçevededir: keder ile dağılmamak bir arada durur.
Ağıt ve feryat yasağına dair rivayetler ayrı bir bahistir ve bu sayfada yer almaz. Sayfa hüküm bildirmez; rivayetleri kaynağıyla birlikte aktarır.
Sabır, ilk sarsıntı anındadır
Enes'in naklettiği kısa bir sahne, bu bölümün en çok sorulan cümlesini taşır. Peygamber, bir kabrin başında ağlayan bir kadına “Allah'tan sakın ve sabret” der. Kadın onu tanımaz ve sert karşılık verir: “Benden uzak dur! Sen benim uğradığım musibete uğramadın.” Sonradan kim olduğunu öğrenip kapısına gittiğinde aldığı cevap şudur: “Sabır, ancak ilk sarsıntı anındadır.”
Rivayette iki ayrıntı yumuşatılmadan bırakılmıştır. Birincisi kadının sözüdür; yas hâlindeki sertliğine bir karşılık verildiği nakledilmez. İkincisi râvinin kaydıdır: kadın kapıya vardığında orada kapıcılar bulamaz.
Cümlenin anlamı, sabrın bir süre sonra gereksizleştiği değildir; asıl ağırlığını haberin ilk çarptığı anda taşıdığıdır. Sonrasında süren hüzün, bu sayfadaki öbür rivayetlerde zaten yasaklanmaz.
Sabır bir dayatma olarak da geçmez. Peygamber'in kızına gönderdiği söz teselli ile ölçüyü bir arada verir: “Alan da veren de Allah'tır; O'nun katında her şeyin belirlenmiş bir vakti vardır.” Sara nöbetlerinden şikâyet eden kadına ise iki seçenek yan yana konur — sabretmek yahut âfiyet için dua edilmesi — ve tercih ona bırakılır. Kadın sabrı seçer, ama ikinci isteğini de söyler ve onun için dua edilir.
Ebû Talha'nın oğlunun ölümü de aynı yere bakar. Ümmü Süleym, kocası eve döndüğünde söylediği her kelimede doğruyu söyler ama haberi vermez: “Nefesi dindi; rahatladığını umuyorum.” Metin bunu bir öğüt olarak sunmaz, ne över ne yerer; olduğu gibi kaydeder ve sonuna râvinin duyduğu bir ekleme iliştirir.
Hastalık ağırlaştığında
Sayfanın sekiz rivayeti Buhârî'nin hastalara ayırdığı kitaptan gelir. Ölüm sayfasında durmalarının sebebi açıktır: yas tutan kişi çoğu zaman önce bir hasta odasından geçer, ve o odada söylenenler burada aranır.
Bu rivayetlerde hastalık bir ceza olarak sunulmaz. “Bir müslümana bir diken batması ve ondan ötesi bir eziyet isabet ederse, Allah mutlaka onunla, ağacın yaprağını dökmesi gibi günahlarını döker” denir; ölçü hastalığın büyüklüğü değil, en küçüğüdür. Âişe'nin tek cümlesi ağırlığın kimseyi atlamadığını söyler: ağrısı Allah Resûlü'nünkinden daha ağır olan kimse görmemiştir.
Hasta ziyaretinde söylenen söz de kaydedilmiştir ve bir tedavi tarifi değil, bir duadır: “Sıkıntıyı gider ey insanların Rabbi! Şifa ver; şifa veren sensin.” Yanına girilen bedevî ise bu teselliyi kabul etmez ve hummasının kendisini kabre götüreceğini söyler; sözü yumuşatılmadan aktarılır. Kabrin adının anıldığı yerde bile karşı tarafı susturan bir cümle yoktur.
Habbâb'ın sözü bu bölümün en zoru ve en dürüstüdür. Karnı yedi kez dağlanmış hâlde “Peygamber bize ölüm için dua etmeyi yasaklamasaydı, ben onu isterdim” der. Rivayet o sınırı saklamaz; sayfa da buradan bir hüküm çıkarmaz. Bu sayfa tedavi, teşhis ya da ilaç konusunda hiçbir şey söylemez; ağır hastalık ve dinmeyen acı hekimin işidir.
Allah'a kavuşmak ve son söz
Ölüm anını anlatan rivayetlerde beklenenden az korkutma, beklenenden çok teselli vardır.
“Kim Allah'a kavuşmayı severse Allah da ona kavuşmayı sever” sözü söylendiğinde itiraz hemen gelir: “Ama biz ölümü sevmiyoruz.” Verilen cevap cümlenin ölçüsünü değiştirir — kastedilen bugünkü duygu değil, ölüm anının kendisidir. Yani ölümden çekinmek bu sözün kapsamı dışındadır; soru daha o mecliste sorulmuş ve karşılığı orada verilmiştir.
Peygamber'in kendi son anları iki ayrı rivayette geçer. Birinde, sağlıklıyken anlattığı bir haberin — her peygamberin ruhu alınmadan önce kendisine seçim bırakıldığı — kendi başına geldiğini Âişe o anda tanır; son sözü “Allah'ım, Refîk-i A'lâ” olur. Ötekinde önündeki kaptan su alıp yüzünü siler ve “Lâ ilâhe illallah; ölümün sekerâtı vardır” der. Bu ikinci cümle kayda değer: ölümün ağırlığı gizlenmez, ama korkutma malzemesi de yapılmaz — çünkü onu söyleyen aynı ağırlığın içindedir.
Bir cenaze geçerken söylenen “rahata kavuşan, yahut kendisinden rahata kavuşulan” sözü iki hâli tarif eder ve geçenin hangisi olduğunu söylemez; sorulan soru bile bir isimle değil, tarifle karşılanır. Sayfanın başka bir rivayeti bu sınırı zaten koymuştur: vefat eden biri hakkında kesin konuşulmasına izin verilmemiştir.
Ölümü hatırlamak
Bir bölüm rivayet yasla değil, ölüm fikrinin yaşayan üzerindeki etkisiyle ilgilidir.
En kısası bir çizimdir. Peygamber birkaç çizgi çizer: “Bu emeldir, bu da onun ecelidir; o böyleyken en yakın çizgi çıkagelir.” Aynı bölümdeki bir başka kısa cümle, yaşla birlikte büyüyen iki şeyi sayar: mal sevgisi ve uzun ömür. Üçüncüsü ölenle birlikte yola çıkanları sayar — ailesi, malı ve ameli — ve ikisinin kapıdan geri döndüğünü söyler.
Bedevîler “Kıyamet ne zaman?” diye sorduğunda verilen karşılık da buraya bakar: aralarındaki en genç olana bakılır ve “Bu yaşarsa, ihtiyarlığa ermeden sizin saatiniz üzerinize kopar” denir. Râvi Hişâm cümlenin sonuna kendi açıklamasını ekler: “Yani onların ölümleri.” Buhârî de rivayeti kıyamet bâblarında değil, ölümün sekerâtı bâbında verir.
Abdurrahman b. Avf önüne konan yemeğe bakar ve Uhud'da şehit düşen Mus'ab b. Umeyr'i hatırlar: sarıldığı hırka, başı örtüldüğünde ayaklarını, ayakları örtüldüğünde başını açıkta bırakıyordu. Kendisine dünyadan verilenle onun payı arasındaki farkı görünce yemeği bırakıp ağlar. Rivayetin bulunduğu bâb fıkhî bir konu taşır; metnin kendisi bir uygulama anlatmaz.
Sehl b. Sa'd'ın naklettiği burde kıssasında bir sahâbî, Peygamber'in üzerindeki dokumayı ister ve sebebini sonradan açıklar: “Kefenim olsun diye istedim.” Sehl, gerçekten öyle olduğunu ekler.
Ebû Bekir'in son günü de buraya bakar. Bir pazartesi günü Âişe'ye Peygamber'in hangi gün vefat ettiğini sorar; cevabı “pazartesi” olunca akşama kalmadan gitmeyi umduğunu söyler. Sonra üzerindeki eski elbiseyi gösterip onu yıkamalarını ve kendisini onunla kefenlemelerini ister. “Bu eskimiş” denince verdiği karşılık kendi ölçüsüdür: “Diri, yeniye ölüden daha lâyıktır.” Metin bir kefen usulü ortaya koymaz; bir kimsenin kendi payına bakışını kaydeder ve sayfada burde kıssasının yanında durur.
Bir rivayet ise ölümden sonrasına bakar. Cenaze omuzlara alındığında söylenenleri anlatan metin belli bir kişi hakkında bilgi vermez ve o sesin insanlarca işitilmediğini kendi içinde söyler. Bu sayfa onu korkutma malzemesi olarak değil, bulunduğu bâbın konusu olarak aktarır.
Aynı yere bakan bir başka rivayet kabirdeki ilk sorguyu anlatır: kul kabre konulup arkadaşları uzaklaştığında — henüz ayakkabılarının sesini işitecek kadar yakınken — kendisine tek bir soru sorulur ve inanan kimseye, ateşteki yerinin yerine cennetten bir yer verildiği bildirilir. Metnin ikinci yarısı inkâr edenle ilgilidir ve ağırdır; sayfa onu ne siler ne de çoğaltır. Rivayet belli bir kişi hakkında hiçbir şey bildirmez, son cümlesi bu sesin insanlarca işitilmediğini kendi içinde söyler ve bu sayfa vefat eden biri hakkında kesin konuşulmasına izin verilmediğini başka bir rivayette zaten kaydetmiştir. Ölçü bütün sayfada aynıdır: korkutma malzemesi toplanmaz, metin bulunduğu bâbın konusu olarak aktarılır.
Uykuyla kurulan bağ ve o metinlerin yeri
Buhârî'nin dualara ayırdığı bölümde ölüm kelimesini gündelik bir yere yerleştiren metinler vardır. Yatağa girerken söylenen “senin adınla ölür ve dirilirim” ile uyanınca söylenen “bizi öldürdükten sonra dirilten Allah'a hamdolsun” cümleleri uykuyu ve uyanmayı ölüm ile diriliş kelimeleriyle anar; teslimiyeti sayıp döken daha uzun dua ise “o gece ölecek olursan fıtrat üzere ölürsün” diye biter. Sıkıntı anında okunan dua da buraya yakın durur: “kerb”, insanı daraltan ağır sıkıntıdır ve yas da bu kelimenin kapsamına girer.
Bu üç metin bu sayfada değil, dua ile ilgili hadisler sayfasında durur. Hepsinin asıl konusu duanın kendisidir; ölüm, içlerinde geçen kelimedir. Aynı metin bu sitede iki ayrı sayfada iki kez yayımlanmaz.
Aynı bölümden sayfada iki rivayet kaldı. Biri Habbâb'ındır ve hastalık bahsinde geçer: ölüm için dua etmenin yasaklandığını kaydeder. Öteki kısadır — Ümmü Hâlid, Peygamber'i kabir azabından Allah'a sığınırken işittiğini söyler. Rivayet bir sığınmayı kaydeder, kabir hâline dair hiçbir tasvir vermez; bu sayfa da eklemez.
Rivayetler kendi sınırını da kaydeder
Bu sayfanın dikkat çeken yanı, bilinmeyenin bilinmiyor olarak bırakılmasıdır.
Ümmü'l-Alâ, vefat eden Osman b. Maz'ûn hakkında “Allah sana ikramda bulundu” diye şahitlik edince Peygamber “Bunu nereden biliyorsun?” diye sormuş, kendisi için bile “Bana ne yapılacağını bilmiyorum” demiştir. Ümmü'l-Alâ bunun üzerine bir daha hiç kimse hakkında kesin konuşmadığını söyler.
İbn Mes'ûd'un rivayetinde cümlenin ikinci yarısının Peygamber'e değil kendisine ait olduğu açıkça belirtilir. Abdurrahman b. Avf'ın sözünü nakleden râvi de “sanırım şunu da söyledi” kaydını silmez.
Bir yerde düzeltme sahâbîden gelir. Âişe, kendisine ulaşan bir nakle karşı “Peygamber ancak şunu söyledi” diyerek cümleyi tashih eder ve “Sen ölülere işittiremezsin” âyetini hatırlatır. Ölülerin işitip işitmediği klasik kaynaklarda tartışılmış bir meseledir; burada kaydedilen, tartışmanın sonucu değil, bir sözün nasıl aktarıldığına gösterilen özendir.
Aynı titizlik öbür bölümlerde sürer. Bedevînin sözünü nakleden râvi hummanın “kaynadığını” mı “kabardığını” mı duyduğundan emin değildir ve ikisini birlikte verir. Peygamber'in son anlarını anlatan râvi, önündeki kabın deriden mi ağaçtan mı olduğunu ayıramaz. Allah'a kavuşmayla ilgili rivayette itiraz edenin Âişe mi yoksa hanımlarından bir başkası mı olduğu belirsiz bırakılır. Kabir azabından sığınmayı nakleden Mûsâ b. Ukbe ise kendi sınırını yazar: Peygamber'i doğrudan işitmiş kimselerden yalnız Ümmü Hâlid'i dinleyebilmiştir.
Aynı titizlik senetlerde de sürer: cenazede bulunmanın karşılığını anlatan rivayet iki ayrı senetle kaydedilir ve ilk senedin metni kısa bırakılır; İbrâhîm'in ölümünü anlatan rivayetin sonuna ise Buhârî ikinci bir nakil yolu ekler. Bunlar metnin parçası değil, metnin nereden geldiğinin kaydıdır.
Örneklerin hepsi aynı şeyi yapar: emin olunanla olunmayan ayrı tutulur. Bu sitedeki kaynak seviyesi rozetleri de aynı ayrımın devamıdır.
Sık sorulan sorular
Çocuğunu kaybeden biri için hadislerde ne geçer?
Buhârî'nin Cenâiz kitabında bu konuya ayrı bir bâb ayrılmıştır; sayfadaki üç rivayet oradandır. Enes'in naklettiği metinde, sorumluluk çağına ulaşmamış üç çocuğunu kaybeden kimse için Allah'ın rahmetinden söz edilir. Ebû Saîd'in naklettiği metinde bir kadının “Ya iki çocuk?” sorusu da cevabıyla birlikte kaydedilmiştir. Ebû Talha ile Ümmü Süleym'in oğullarını kaybettikleri gece ise ayrı bir rivayette anlatılır. Üsâme b. Zeyd'in naklettiği sahnede Peygamber, can çekişen torunu kucağındayken ağlar ve bunu “rahmet” diye adlandırır. Bu metinler teselli bildirir; bir sayı şartı ya da yerine getirilecek bir uygulama ortaya koymaz.
Ağlamak ölene zarar verir mi?
Sayfadaki rivayetlerden biri bu soruya doğrudan bakar. Sa'd b. Ubâde ziyaret edilirken söylenen sözün başı açıktır: Allah ne gözün yaşıyla ne de kalbin hüznüyle azap eder; işaret edilen dildir. Aynı metnin sonundaki “ölü, ailesinin kendisine ağlamasıyla azap görür” cümlesi erken dönemden itibaren tartışılmıştır; Âişe'nin buna itiraz ettiği ve “Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez” âyetini hatırlattığı nakledilir. Buhârî'nin bâb başlığı da ifadeyi, ağıt yakmanın ölenin kendi âdeti olması durumuna bağlar. Bu sayfa cümleyi ne gizler ne de ondan bir hüküm çıkarır; metni bağlamıyla birlikte aktarır.
Ağır hasta biri ya da yakını için bu sayfada ne var?
Sayfanın sekiz rivayeti Buhârî'nin hastalara ayırdığı kitaptan gelir ve hepsi aynı iki başlık altında toplanır: hastalıkta sabır ve hastanın yanında söylenen söz. Hastalığın en küçüğünün bile boşa gitmediğini bildiren metin, ağrısı en ağır olanın Peygamber olduğunu söyleyen tek cümle, sara nöbetlerinden şikâyet eden kadına iki seçeneğin yan yana konması, ziyaretçinin okuduğu dua ve Habbâb'ın dayanma sınırında söylediği söz buradadır. Bu sayfada tedavi tarifi, okuma sayısı ya da iyileşme vaadi yoktur; hastalıkta tedaviyi bırakmaya dair bir ifade de bulunmaz. Teşhis ve tedavi hekimin işidir.
Bu sayfada cenaze yıkama ve kefenleme hadisleri neden yok?
Buhârî'nin Cenâiz kitabının ilk bâblarının önemli bir kısmı gasil ve kefen usulüne ayrılmıştır. Bu platform fıkhî usul ve hüküm içeriği yayımlamaz; cenaze işlemlerine dair uygulama soruları için yetkili bir mercie başvurulmalıdır. Ölçüt bâb başlığı değil metnin kendisidir: bir rivayet yıkama, kefenleme ya da cenaze namazının kılınışına dair talimat veriyorsa alınmamıştır. Bâbı bu konularda olmakla birlikte metni bir anlatı olan iki rivayet — Abdurrahman b. Avf'ın Mus'ab b. Umeyr'i anması ve Sehl b. Sa'd'ın naklettiği burde kıssası — sayfada yer alır. Aynı ölçüt öbür bölümlerde de uygulandı: hastalar kitabından gelen rukye ve şifa malzemesi, miras ve namaz usulüne dair metinler ile ağır bağlam isteyen rivayetler alınmadı. Sayfa böylece ölüm haberi, yas, hastalıkta sabır ve geride kalanın sorumluluğu çevresinde kalır.
Bu sayfada kabir azabı hadisleri var mı?
İki metin bu konuya değer ve ikisi de çerçevesiyle birlikte durur. Biri kabirdeki ilk sorguyu anlatır; ağırlık merkezi, inanan kimseye verilen karşılıktır ve metnin kendi son cümlesi o sesin insanlarca işitilmediğini söyler. Öteki, Âişe'nin bir nakli düzeltmesidir ve sayfayı bir tarafa çekmez. Buhârî'nin dualara ayırdığı kitaptan gelen kısa rivayette de yalnızca kabir azabından Allah'a sığınıldığı kaydedilir, hiçbir tasvir verilmez. Sayfa bunların ötesine geçmez: kabir hâline dair tasvir toplamaz, belli bir kişi hakkında bir şey söylemez ve bu metinlerden bir hüküm çıkarmaz.
Kaynaklar
- Sahih hadisBuhârî, Cenâiz — Sayfadaki kırk iki rivayetin yirmi dördü bu kitâbdandır; bâb numarası her hadisin altında ayrıca verilir.
- Sahih hadisBuhârî, Merdâ — Hastalık, hasta ziyareti ve sabırla ilgili sekiz rivayet
- Sahih hadisBuhârî, Rikāk — Allah'a kavuşmak, ölümün sekerâtı ve emel ile ilgili sekiz rivayet
- Sahih hadisBuhârî, Deavât — Ölüm için dua etmenin yasaklandığını bildiren söz ve kabir azabından sığınma — iki rivayet
- Kur’anÂl-i İmrân 3:144 — Ebû Bekir'in mescitte okuduğu âyet
- Kur’anMeryem 19:71 — Buhârî'nin “yeminin yerine gelmesi” ifadesi için kaydettiği âyet
- Kur’anHicr 15:99 — “Yakîn” kelimesinin ölüm anlamında kullanıldığı yer
- Kur’anEn'âm 6:164 — Âişe'nin, ölünün ailesinin ağlamasıyla azap göreceği anlayışına karşı hatırlattığı nakledilen âyet
- Kur’anNeml 27:80 — Âişe'nin, ölülerin işitmesine dair bir nakli düzeltirken andığı âyet
Son güncelleme: