Enbiyâ Suresi
Enbiyâ suresi 112 ayettir ve adı "peygamberler" anlamına gelir. Bu sitedeki şifa, sıkıntı ve çocuk duası sayfalarının dayandığı üç dua bu surededir.
- Sure numarası
- 21. sure
- Arapça adı
- الأنبياء
- Ayet sayısı
- 112 ayet
- Nüzul yeri
- Mekki (Mekke dönemi)
- Nüzul sırası
- 73.
- Cüz
- 17. cüz
- Ana konusu
- Peygamberlerin duaları ve tevhidin delilleri
Adının anlamı
Enbiyâ, nebî kelimesinin çoğuludur ve peygamberler anlamına gelir. Sure adını, çok sayıda peygamber kıssasını art arda anlatmasından alır.
Temel temaları
- dua
- sabır
- İbrâhîm
- şifa
Enbiyâ suresi — Arapçası ve anlamı
Aşağıdaki Türkçe anlam bu siteye aittir; herhangi bir mealden alınmamıştır. Amacı ayetin ne dediğini açık Türkçeyle aktarmaktır, basılı bir mealin yerini tutmaz. Anlam metni Arapçanın karşılığı değil, karşılığının aktarımıdır — esas olan Arapça metindir.
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ
ٱقْتَرَبَ لِلنَّاسِ حِسَابُهُمْ وَهُمْ فِى غَفْلَةٍ مُّعْرِضُونَ
İnsanların hesabı yaklaştı; oysa onlar gaflet içinde yüz çeviriyorlar.
مَا يَأْتِيهِم مِّن ذِكْرٍ مِّن رَّبِّهِم مُّحْدَثٍ إِلَّا ٱسْتَمَعُوهُ وَهُمْ يَلْعَبُونَ
Rablerinden kendilerine yeni bir öğüt geldiğinde, onu ancak oynayarak dinlerler.
لَاهِيَةً قُلُوبُهُمْ وَأَسَرُّوا۟ ٱلنَّجْوَى ٱلَّذِينَ ظَلَمُوا۟ هَلْ هَٰذَآ إِلَّا بَشَرٌ مِّثْلُكُمْ أَفَتَأْتُونَ ٱلسِّحْرَ وَأَنتُمْ تُبْصِرُونَ
Kalpleri oyalanmış hâldedir. Zulmedenler gizlice fısıldaştılar: "Bu, sizin gibi bir insandan başkası mı? Göz göre göre büyüye mi kapılacaksınız?"
قَالَ رَبِّى يَعْلَمُ ٱلْقَوْلَ فِى ٱلسَّمَآءِ وَٱلْأَرْضِ وَهُوَ ٱلسَّمِيعُ ٱلْعَلِيمُ
Dedi ki: "Rabbim, gökte ve yerde söyleneni bilir. O işitendir, bilendir."
بَلْ قَالُوٓا۟ أَضْغَٰثُ أَحْلَٰمٍۭ بَلِ ٱفْتَرَىٰهُ بَلْ هُوَ شَاعِرٌ فَلْيَأْتِنَا بِـَٔايَةٍ كَمَآ أُرْسِلَ ٱلْأَوَّلُونَ
Aksine dediler ki: "Karmakarışık rüyalar; hayır, onu uydurdu; hayır, o bir şair. Öncekilere gönderildiği gibi bize bir ayet getirsin."
مَآ ءَامَنَتْ قَبْلَهُم مِّن قَرْيَةٍ أَهْلَكْنَٰهَآ أَفَهُمْ يُؤْمِنُونَ
Onlardan önce helak ettiğimiz hiçbir şehir halkı iman etmemişti. Şimdi bunlar mı iman edecek?
وَمَآ أَرْسَلْنَا قَبْلَكَ إِلَّا رِجَالًا نُّوحِىٓ إِلَيْهِمْ فَسْـَٔلُوٓا۟ أَهْلَ ٱلذِّكْرِ إِن كُنتُمْ لَا تَعْلَمُونَ
Senden önce de ancak kendilerine vahyettiğimiz adamlar gönderdik. Bilmiyorsanız, zikir ehline sorun.
وَمَا جَعَلْنَٰهُمْ جَسَدًا لَّا يَأْكُلُونَ ٱلطَّعَامَ وَمَا كَانُوا۟ خَٰلِدِينَ
Onları yemek yemeyen bedenler yapmadık; ölümsüz de değillerdi.
ثُمَّ صَدَقْنَٰهُمُ ٱلْوَعْدَ فَأَنجَيْنَٰهُمْ وَمَن نَّشَآءُ وَأَهْلَكْنَا ٱلْمُسْرِفِينَ
Sonra onlara verdiğimiz sözü yerine getirdik; onları ve dilediklerimizi kurtardık, haddi aşanları ise helak ettik.
لَقَدْ أَنزَلْنَآ إِلَيْكُمْ كِتَٰبًا فِيهِ ذِكْرُكُمْ أَفَلَا تَعْقِلُونَ
Andolsun size, içinde sizin için bir zikir bulunan bir kitap indirdik. Hâlâ akletmiyor musunuz?
وَكَمْ قَصَمْنَا مِن قَرْيَةٍ كَانَتْ ظَالِمَةً وَأَنشَأْنَا بَعْدَهَا قَوْمًا ءَاخَرِينَ
Zulmeden nice şehri kırıp geçirdik ve ardından başka topluluklar var ettik.
فَلَمَّآ أَحَسُّوا۟ بَأْسَنَآ إِذَا هُم مِّنْهَا يَرْكُضُونَ
Şiddetimizi hissettiklerinde, hemen oradan kaçıyorlardı.
لَا تَرْكُضُوا۟ وَٱرْجِعُوٓا۟ إِلَىٰ مَآ أُتْرِفْتُمْ فِيهِ وَمَسَٰكِنِكُمْ لَعَلَّكُمْ تُسْـَٔلُونَ
"Kaçmayın; içinde şımartıldığınız şeylere ve evlerinize dönün; belki sorgulanırsınız."
قَالُوا۟ يَٰوَيْلَنَآ إِنَّا كُنَّا ظَٰلِمِينَ
Dediler ki: "Yazıklar olsun bize! Biz gerçekten zalimlerdik."
فَمَا زَالَت تِّلْكَ دَعْوَىٰهُمْ حَتَّىٰ جَعَلْنَٰهُمْ حَصِيدًا خَٰمِدِينَ
Biz onları biçilmiş ekin ve sönmüş ateş hâline getirinceye kadar bu sözleri sürdü.
وَمَا خَلَقْنَا ٱلسَّمَآءَ وَٱلْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا لَٰعِبِينَ
Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık.
لَوْ أَرَدْنَآ أَن نَّتَّخِذَ لَهْوًا لَّٱتَّخَذْنَٰهُ مِن لَّدُنَّآ إِن كُنَّا فَٰعِلِينَ
Bir eğlence edinmek isteseydik, onu katımızdan edinirdik; ama yapacak değiliz.
بَلْ نَقْذِفُ بِٱلْحَقِّ عَلَى ٱلْبَٰطِلِ فَيَدْمَغُهُۥ فَإِذَا هُوَ زَاهِقٌ وَلَكُمُ ٱلْوَيْلُ مِمَّا تَصِفُونَ
Aksine, gerçeği batılın üzerine atarız da onu paramparça eder; bir de bakarsın batıl yok olmuştur. Nitelediklerinizden dolayı vay hâlinize!
وَلَهُۥ مَن فِى ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ وَمَنْ عِندَهُۥ لَا يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِهِۦ وَلَا يَسْتَحْسِرُونَ
Göklerde ve yerde kim varsa O'nundur. O'nun katındakiler, O'na kulluktan büyüklenmez ve usanmazlar.
يُسَبِّحُونَ ٱلَّيْلَ وَٱلنَّهَارَ لَا يَفْتُرُونَ
Gece gündüz tesbih ederler; ara vermezler.
أَمِ ٱتَّخَذُوٓا۟ ءَالِهَةً مِّنَ ٱلْأَرْضِ هُمْ يُنشِرُونَ
Yoksa yerden birtakım ilahlar edindiler de onlar mı diriltiyor?
لَوْ كَانَ فِيهِمَآ ءَالِهَةٌ إِلَّا ٱللَّهُ لَفَسَدَتَا فَسُبْحَٰنَ ٱللَّهِ رَبِّ ٱلْعَرْشِ عَمَّا يَصِفُونَ
Eğer ikisinde Allah'tan başka ilahlar olsaydı, ikisi de bozulurdu. Arşın Rabbi olan Allah, onların nitelemelerinden yücedir.
لَا يُسْـَٔلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يُسْـَٔلُونَ
O, yaptığından sorgulanmaz; onlar ise sorgulanırlar.
أَمِ ٱتَّخَذُوا۟ مِن دُونِهِۦٓ ءَالِهَةً قُلْ هَاتُوا۟ بُرْهَٰنَكُمْ هَٰذَا ذِكْرُ مَن مَّعِىَ وَذِكْرُ مَن قَبْلِى بَلْ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ ٱلْحَقَّ فَهُم مُّعْرِضُونَ
Yoksa O'ndan başka ilahlar mı edindiler? De ki: Delilinizi getirin. İşte benimle beraber olanların zikri ve benden öncekilerin zikri. Hayır, onların çoğu gerçeği bilmez de yüz çevirirler.
وَمَآ أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ مِن رَّسُولٍ إِلَّا نُوحِىٓ إِلَيْهِ أَنَّهُۥ لَآ إِلَٰهَ إِلَّآ أَنَا۠ فَٱعْبُدُونِ
Senden önce gönderdiğimiz her elçiye şunu vahyettik: "Benden başka ilah yoktur; öyleyse bana kulluk edin."
وَقَالُوا۟ ٱتَّخَذَ ٱلرَّحْمَٰنُ وَلَدًا سُبْحَٰنَهُۥ بَلْ عِبَادٌ مُّكْرَمُونَ
Dediler ki: "Rahmân çocuk edindi." O yücedir. Aksine onlar değerli kullardır.
لَا يَسْبِقُونَهُۥ بِٱلْقَوْلِ وَهُم بِأَمْرِهِۦ يَعْمَلُونَ
Sözde O'nun önüne geçmezler ve O'nun emriyle iş yaparlar.
يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلَا يَشْفَعُونَ إِلَّا لِمَنِ ٱرْتَضَىٰ وَهُم مِّنْ خَشْيَتِهِۦ مُشْفِقُونَ
Önlerindekini de arkalarındakini de bilir. Onlar, O'nun razı olduğu kimseden başkasına şefaat etmezler ve O'nun korkusundan titrerler.
وَمَن يَقُلْ مِنْهُمْ إِنِّىٓ إِلَٰهٌ مِّن دُونِهِۦ فَذَٰلِكَ نَجْزِيهِ جَهَنَّمَ كَذَٰلِكَ نَجْزِى ٱلظَّٰلِمِينَ
İçlerinden kim "Ben O'ndan başka bir ilahım" derse, onu cehennemle cezalandırırız. Zalimleri işte böyle cezalandırırız.
أَوَلَمْ يَرَ ٱلَّذِينَ كَفَرُوٓا۟ أَنَّ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَٰهُمَا وَجَعَلْنَا مِنَ ٱلْمَآءِ كُلَّ شَىْءٍ حَىٍّ أَفَلَا يُؤْمِنُونَ
İnkâr edenler görmediler mi? Gökler ve yer bitişikti; biz onları ayırdık ve her canlıyı sudan yarattık. Hâlâ iman etmiyorlar mı?
وَجَعَلْنَا فِى ٱلْأَرْضِ رَوَٰسِىَ أَن تَمِيدَ بِهِمْ وَجَعَلْنَا فِيهَا فِجَاجًا سُبُلًا لَّعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ
Yeryüzünde, onları sarsmasın diye sabit dağlar yaptık ve orada geniş yollar açtık; belki doğru yolu bulurlar.
وَجَعَلْنَا ٱلسَّمَآءَ سَقْفًا مَّحْفُوظًا وَهُمْ عَنْ ءَايَٰتِهَا مُعْرِضُونَ
Göğü de korunmuş bir tavan yaptık. Onlar ise onun ayetlerinden yüz çeviriyorlar.
وَهُوَ ٱلَّذِى خَلَقَ ٱلَّيْلَ وَٱلنَّهَارَ وَٱلشَّمْسَ وَٱلْقَمَرَ كُلٌّ فِى فَلَكٍ يَسْبَحُونَ
Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratan O'dur; her biri bir yörüngede yüzer.
وَمَا جَعَلْنَا لِبَشَرٍ مِّن قَبْلِكَ ٱلْخُلْدَ أَفَإِي۟ن مِّتَّ فَهُمُ ٱلْخَٰلِدُونَ
Senden önce hiçbir insana ölümsüzlük vermedik. Sen ölürsen, onlar ölümsüz mü olacak?
كُلُّ نَفْسٍ ذَآئِقَةُ ٱلْمَوْتِ وَنَبْلُوكُم بِٱلشَّرِّ وَٱلْخَيْرِ فِتْنَةً وَإِلَيْنَا تُرْجَعُونَ
Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi bir sınama olarak kötülük ve iyilikle deneriz. Bize döndürüleceksiniz.
وَإِذَا رَءَاكَ ٱلَّذِينَ كَفَرُوٓا۟ إِن يَتَّخِذُونَكَ إِلَّا هُزُوًا أَهَٰذَا ٱلَّذِى يَذْكُرُ ءَالِهَتَكُمْ وَهُم بِذِكْرِ ٱلرَّحْمَٰنِ هُمْ كَٰفِرُونَ
İnkâr edenler seni gördüklerinde ancak alaya alırlar: "İlahlarınızı anan bu mu?" Oysa kendileri Rahmân'ın zikrini inkâr edenlerdir.
خُلِقَ ٱلْإِنسَٰنُ مِنْ عَجَلٍ سَأُو۟رِيكُمْ ءَايَٰتِى فَلَا تَسْتَعْجِلُونِ
İnsan aceleden yaratılmıştır. Size ayetlerimi göstereceğim; benden acele istemeyin.
وَيَقُولُونَ مَتَىٰ هَٰذَا ٱلْوَعْدُ إِن كُنتُمْ صَٰدِقِينَ
Diyorlar ki: "Doğru söylüyorsanız bu vaat ne zaman?"
لَوْ يَعْلَمُ ٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ حِينَ لَا يَكُفُّونَ عَن وُجُوهِهِمُ ٱلنَّارَ وَلَا عَن ظُهُورِهِمْ وَلَا هُمْ يُنصَرُونَ
İnkâr edenler, ateşi yüzlerinden ve sırtlarından savamayacakları ve yardım göremeyecekleri vakti bir bilselerdi.
بَلْ تَأْتِيهِم بَغْتَةً فَتَبْهَتُهُمْ فَلَا يَسْتَطِيعُونَ رَدَّهَا وَلَا هُمْ يُنظَرُونَ
Aksine, o onlara ansızın gelir ve onları şaşkına çevirir; artık ne geri çevirebilirler ne de kendilerine süre tanınır.
وَلَقَدِ ٱسْتُهْزِئَ بِرُسُلٍ مِّن قَبْلِكَ فَحَاقَ بِٱلَّذِينَ سَخِرُوا۟ مِنْهُم مَّا كَانُوا۟ بِهِۦ يَسْتَهْزِءُونَ
Andolsun senden önceki elçilerle de alay edildi; alay edenleri, alaya aldıkları şey kuşattı.
قُلْ مَن يَكْلَؤُكُم بِٱلَّيْلِ وَٱلنَّهَارِ مِنَ ٱلرَّحْمَٰنِ بَلْ هُمْ عَن ذِكْرِ رَبِّهِم مُّعْرِضُونَ
De ki: Gece ve gündüz sizi Rahmân'dan kim koruyabilir? Hayır, onlar Rablerinin zikrinden yüz çevirenlerdir.
أَمْ لَهُمْ ءَالِهَةٌ تَمْنَعُهُم مِّن دُونِنَا لَا يَسْتَطِيعُونَ نَصْرَ أَنفُسِهِمْ وَلَا هُم مِّنَّا يُصْحَبُونَ
Yoksa kendilerini bizden koruyacak ilahları mı var? Onlar kendilerine bile yardım edemez ve bizden korunamazlar.
بَلْ مَتَّعْنَا هَٰٓؤُلَآءِ وَءَابَآءَهُمْ حَتَّىٰ طَالَ عَلَيْهِمُ ٱلْعُمُرُ أَفَلَا يَرَوْنَ أَنَّا نَأْتِى ٱلْأَرْضَ نَنقُصُهَا مِنْ أَطْرَافِهَآ أَفَهُمُ ٱلْغَٰلِبُونَ
Aksine, bunları ve atalarını yararlandırdık; nihayet ömür kendilerine uzun geldi. Görmüyorlar mı ki yeryüzüne gelip onu uçlarından eksiltiyoruz. Üstün gelen onlar mı?
قُلْ إِنَّمَآ أُنذِرُكُم بِٱلْوَحْىِ وَلَا يَسْمَعُ ٱلصُّمُّ ٱلدُّعَآءَ إِذَا مَا يُنذَرُونَ
De ki: Ben sizi ancak vahiyle uyarıyorum. Fakat sağırlar, uyarıldıklarında çağrıyı işitmez.
وَلَئِن مَّسَّتْهُمْ نَفْحَةٌ مِّنْ عَذَابِ رَبِّكَ لَيَقُولُنَّ يَٰوَيْلَنَآ إِنَّا كُنَّا ظَٰلِمِينَ
Andolsun onlara Rabbinin azabından bir esinti dokunsa, mutlaka "Yazıklar olsun bize! Biz gerçekten zalimlerdik" derler.
وَنَضَعُ ٱلْمَوَٰزِينَ ٱلْقِسْطَ لِيَوْمِ ٱلْقِيَٰمَةِ فَلَا تُظْلَمُ نَفْسٌ شَيْـًٔا وَإِن كَانَ مِثْقَالَ حَبَّةٍ مِّنْ خَرْدَلٍ أَتَيْنَا بِهَا وَكَفَىٰ بِنَا حَٰسِبِينَ
Kıyamet günü için adalet terazileri kurarız; hiç kimseye hiçbir haksızlık edilmez. Bir hardal tanesi ağırlığında bile olsa onu getiririz. Hesap görücü olarak biz yeteriz.
وَلَقَدْ ءَاتَيْنَا مُوسَىٰ وَهَٰرُونَ ٱلْفُرْقَانَ وَضِيَآءً وَذِكْرًا لِّلْمُتَّقِينَ
Andolsun Mûsâ'ya ve Hârûn'a Furkân'ı, sakınanlar için bir ışık ve öğüt verdik.
ٱلَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُم بِٱلْغَيْبِ وَهُم مِّنَ ٱلسَّاعَةِ مُشْفِقُونَ
Onlar, görmedikleri hâlde Rablerinden korkar ve kıyametten titrerler.
وَهَٰذَا ذِكْرٌ مُّبَارَكٌ أَنزَلْنَٰهُ أَفَأَنتُمْ لَهُۥ مُنكِرُونَ
Bu da indirdiğimiz bereketli bir zikirdir. Onu inkâr mı ediyorsunuz?
وَلَقَدْ ءَاتَيْنَآ إِبْرَٰهِيمَ رُشْدَهُۥ مِن قَبْلُ وَكُنَّا بِهِۦ عَٰلِمِينَ
Andolsun daha önce İbrâhîm'e doğru yolu verdik ve onu biliyorduk.
إِذْ قَالَ لِأَبِيهِ وَقَوْمِهِۦ مَا هَٰذِهِ ٱلتَّمَاثِيلُ ٱلَّتِىٓ أَنتُمْ لَهَا عَٰكِفُونَ
Hani babasına ve kavmine demişti ki: "Şu üzerine kapanıp durduğunuz heykeller nedir?"
قَالُوا۟ وَجَدْنَآ ءَابَآءَنَا لَهَا عَٰبِدِينَ
Dediler ki: "Atalarımızı onlara kulluk ederken bulduk."
قَالَ لَقَدْ كُنتُمْ أَنتُمْ وَءَابَآؤُكُمْ فِى ضَلَٰلٍ مُّبِينٍ
Dedi ki: "Andolsun siz de atalarınız da apaçık bir sapkınlık içindesiniz."
قَالُوٓا۟ أَجِئْتَنَا بِٱلْحَقِّ أَمْ أَنتَ مِنَ ٱللَّٰعِبِينَ
Dediler ki: "Bize gerçeği mi getirdin, yoksa sen oyun oynayanlardan mısın?"
قَالَ بَل رَّبُّكُمْ رَبُّ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ ٱلَّذِى فَطَرَهُنَّ وَأَنَا۠ عَلَىٰ ذَٰلِكُم مِّنَ ٱلشَّٰهِدِينَ
Dedi ki: "Hayır, Rabbiniz göklerin ve yerin Rabbidir; onları yaratandır. Ben de buna şahitlik edenlerdenim.
وَتَٱللَّهِ لَأَكِيدَنَّ أَصْنَٰمَكُم بَعْدَ أَن تُوَلُّوا۟ مُدْبِرِينَ
Allah'a andolsun, siz arkanızı dönüp gittikten sonra putlarınıza bir tuzak kuracağım."
فَجَعَلَهُمْ جُذَٰذًا إِلَّا كَبِيرًا لَّهُمْ لَعَلَّهُمْ إِلَيْهِ يَرْجِعُونَ
Böylece onları paramparça etti; büyükleri hariç. Belki ona dönerler diye.
قَالُوا۟ مَن فَعَلَ هَٰذَا بِـَٔالِهَتِنَآ إِنَّهُۥ لَمِنَ ٱلظَّٰلِمِينَ
Dediler ki: "Bunu ilahlarımıza kim yaptı? Şüphesiz o zalimlerdendir."
قَالُوا۟ سَمِعْنَا فَتًى يَذْكُرُهُمْ يُقَالُ لَهُۥٓ إِبْرَٰهِيمُ
Dediler ki: "Onları anan bir genç işittik; ona İbrâhîm deniyor."
قَالُوا۟ فَأْتُوا۟ بِهِۦ عَلَىٰٓ أَعْيُنِ ٱلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَشْهَدُونَ
Dediler ki: "Onu insanların gözü önüne getirin; belki şahitlik ederler."
قَالُوٓا۟ ءَأَنتَ فَعَلْتَ هَٰذَا بِـَٔالِهَتِنَا يَٰٓإِبْرَٰهِيمُ
Dediler ki: "Ey İbrâhîm! Bunu ilahlarımıza sen mi yaptın?"
قَالَ بَلْ فَعَلَهُۥ كَبِيرُهُمْ هَٰذَا فَسْـَٔلُوهُمْ إِن كَانُوا۟ يَنطِقُونَ
Dedi ki: "Hayır, bunu şu büyükleri yapmış. Konuşabiliyorlarsa onlara sorun."
فَرَجَعُوٓا۟ إِلَىٰٓ أَنفُسِهِمْ فَقَالُوٓا۟ إِنَّكُمْ أَنتُمُ ٱلظَّٰلِمُونَ
Kendilerine dönüp dediler ki: "Doğrusu zalim olan sizsiniz."
ثُمَّ نُكِسُوا۟ عَلَىٰ رُءُوسِهِمْ لَقَدْ عَلِمْتَ مَا هَٰٓؤُلَآءِ يَنطِقُونَ
Sonra yine eski kafalarına döndüler: "Andolsun bunların konuşmadığını biliyorsun."
قَالَ أَفَتَعْبُدُونَ مِن دُونِ ٱللَّهِ مَا لَا يَنفَعُكُمْ شَيْـًٔا وَلَا يَضُرُّكُمْ
Dedi ki: "Öyleyse Allah'ı bırakıp, size hiçbir fayda ve zarar veremeyen şeylere mi kulluk ediyorsunuz?
أُفٍّ لَّكُمْ وَلِمَا تَعْبُدُونَ مِن دُونِ ٱللَّهِ أَفَلَا تَعْقِلُونَ
Yazıklar olsun size ve Allah'tan başka kulluk ettiklerinize! Hâlâ akletmiyor musunuz?"
قَالُوا۟ حَرِّقُوهُ وَٱنصُرُوٓا۟ ءَالِهَتَكُمْ إِن كُنتُمْ فَٰعِلِينَ
Dediler ki: "Onu yakın ve ilahlarınıza yardım edin; bir şey yapacaksanız."
قُلْنَا يَٰنَارُ كُونِى بَرْدًا وَسَلَٰمًا عَلَىٰٓ إِبْرَٰهِيمَ
Dedik ki: "Ey ateş! İbrâhîm'e serin ve esenlik ol."
وَأَرَادُوا۟ بِهِۦ كَيْدًا فَجَعَلْنَٰهُمُ ٱلْأَخْسَرِينَ
Ona bir tuzak kurmak istediler; biz de onları en çok hüsrana uğrayanlar yaptık.
وَنَجَّيْنَٰهُ وَلُوطًا إِلَى ٱلْأَرْضِ ٱلَّتِى بَٰرَكْنَا فِيهَا لِلْعَٰلَمِينَ
Onu ve Lût'u, âlemler için bereketli kıldığımız bir yere ulaştırıp kurtardık.
وَوَهَبْنَا لَهُۥٓ إِسْحَٰقَ وَيَعْقُوبَ نَافِلَةً وَكُلًّا جَعَلْنَا صَٰلِحِينَ
Ona İshâk'ı ve fazladan Ya'kûb'u bağışladık; hepsini salihler yaptık.
وَجَعَلْنَٰهُمْ أَئِمَّةً يَهْدُونَ بِأَمْرِنَا وَأَوْحَيْنَآ إِلَيْهِمْ فِعْلَ ٱلْخَيْرَٰتِ وَإِقَامَ ٱلصَّلَوٰةِ وَإِيتَآءَ ٱلزَّكَوٰةِ وَكَانُوا۟ لَنَا عَٰبِدِينَ
Onları, emrimizle doğru yola ileten önderler yaptık. Onlara hayır işlemeyi, namazı kılmayı ve zekâtı vermeyi vahyettik. Onlar bize kulluk edenlerdi.
وَلُوطًا ءَاتَيْنَٰهُ حُكْمًا وَعِلْمًا وَنَجَّيْنَٰهُ مِنَ ٱلْقَرْيَةِ ٱلَّتِى كَانَت تَّعْمَلُ ٱلْخَبَٰٓئِثَ إِنَّهُمْ كَانُوا۟ قَوْمَ سَوْءٍ فَٰسِقِينَ
Lût'a da hüküm ve ilim verdik; onu çirkin işler yapan şehirden kurtardık. Şüphesiz onlar, yoldan çıkmış kötü bir topluluktu.
وَأَدْخَلْنَٰهُ فِى رَحْمَتِنَآ إِنَّهُۥ مِنَ ٱلصَّٰلِحِينَ
Onu rahmetimize soktuk. Şüphesiz o salihlerdendi.
وَنُوحًا إِذْ نَادَىٰ مِن قَبْلُ فَٱسْتَجَبْنَا لَهُۥ فَنَجَّيْنَٰهُ وَأَهْلَهُۥ مِنَ ٱلْكَرْبِ ٱلْعَظِيمِ
Nûh'u da. Hani daha önce seslenmişti; biz de ona karşılık verdik ve onu ailesiyle birlikte büyük sıkıntıdan kurtardık.
وَنَصَرْنَٰهُ مِنَ ٱلْقَوْمِ ٱلَّذِينَ كَذَّبُوا۟ بِـَٔايَٰتِنَآ إِنَّهُمْ كَانُوا۟ قَوْمَ سَوْءٍ فَأَغْرَقْنَٰهُمْ أَجْمَعِينَ
Ayetlerimizi yalanlayan topluluğa karşı ona yardım ettik. Şüphesiz onlar kötü bir topluluktu; biz de hepsini suda boğduk.
وَدَاوُۥدَ وَسُلَيْمَٰنَ إِذْ يَحْكُمَانِ فِى ٱلْحَرْثِ إِذْ نَفَشَتْ فِيهِ غَنَمُ ٱلْقَوْمِ وَكُنَّا لِحُكْمِهِمْ شَٰهِدِينَ
Dâvûd'u ve Süleyman'ı da. Hani ekin hakkında hüküm veriyorlardı; bir topluluğun koyunları geceleyin orada yayılmıştı. Biz de onların hükmüne şahittik.
فَفَهَّمْنَٰهَا سُلَيْمَٰنَ وَكُلًّا ءَاتَيْنَا حُكْمًا وَعِلْمًا وَسَخَّرْنَا مَعَ دَاوُۥدَ ٱلْجِبَالَ يُسَبِّحْنَ وَٱلطَّيْرَ وَكُنَّا فَٰعِلِينَ
Bunu Süleyman'a kavrattık. Her birine hüküm ve ilim verdik. Dâvûd'la birlikte tesbih etmeleri için dağları ve kuşları boyun eğdirdik. Bunu yapan bizdik.
وَعَلَّمْنَٰهُ صَنْعَةَ لَبُوسٍ لَّكُمْ لِتُحْصِنَكُم مِّنۢ بَأْسِكُمْ فَهَلْ أَنتُمْ شَٰكِرُونَ
Ona, sizi savaşınızın şiddetinden korusun diye zırh yapmayı öğrettik. Artık şükrediyor musunuz?
وَلِسُلَيْمَٰنَ ٱلرِّيحَ عَاصِفَةً تَجْرِى بِأَمْرِهِۦٓ إِلَى ٱلْأَرْضِ ٱلَّتِى بَٰرَكْنَا فِيهَا وَكُنَّا بِكُلِّ شَىْءٍ عَٰلِمِينَ
Süleyman'a da şiddetli esen rüzgârı boyun eğdirdik; bereketli kıldığımız yere doğru emriyle akıp giderdi. Biz her şeyi bilenleriz.
وَمِنَ ٱلشَّيَٰطِينِ مَن يَغُوصُونَ لَهُۥ وَيَعْمَلُونَ عَمَلًا دُونَ ذَٰلِكَ وَكُنَّا لَهُمْ حَٰفِظِينَ
Şeytanlardan da onun için dalgıçlık yapanlar ve bundan başka işler görenler vardı. Biz onları gözetiyorduk.
وَأَيُّوبَ إِذْ نَادَىٰ رَبَّهُۥٓ أَنِّى مَسَّنِىَ ٱلضُّرُّ وَأَنتَ أَرْحَمُ ٱلرَّٰحِمِينَ
Eyyûb'u da. Hani Rabbine seslenmişti: "Bana gerçekten zarar dokundu; sen merhametlilerin en merhametlisisin."
فَٱسْتَجَبْنَا لَهُۥ فَكَشَفْنَا مَا بِهِۦ مِن ضُرٍّ وَءَاتَيْنَٰهُ أَهْلَهُۥ وَمِثْلَهُم مَّعَهُمْ رَحْمَةً مِّنْ عِندِنَا وَذِكْرَىٰ لِلْعَٰبِدِينَ
Biz de ona karşılık verdik ve ondaki zararı giderdik. Ona ailesini ve onlarla birlikte bir mislini daha verdik; katımızdan bir rahmet ve kulluk edenler için bir öğüt olarak.
وَإِسْمَٰعِيلَ وَإِدْرِيسَ وَذَا ٱلْكِفْلِ كُلٌّ مِّنَ ٱلصَّٰبِرِينَ
İsmâil'i, İdrîs'i ve Zülkifl'i de. Hepsi sabredenlerdendi.
وَأَدْخَلْنَٰهُمْ فِى رَحْمَتِنَآ إِنَّهُم مِّنَ ٱلصَّٰلِحِينَ
Onları rahmetimize soktuk. Şüphesiz onlar salihlerdendi.
وَذَا ٱلنُّونِ إِذ ذَّهَبَ مُغَٰضِبًا فَظَنَّ أَن لَّن نَّقْدِرَ عَلَيْهِ فَنَادَىٰ فِى ٱلظُّلُمَٰتِ أَن لَّآ إِلَٰهَ إِلَّآ أَنتَ سُبْحَٰنَكَ إِنِّى كُنتُ مِنَ ٱلظَّٰلِمِينَ
Zünnûn'u da. Hani öfkelenerek gitmişti ve kendisini sıkıştırmayacağımızı sanmıştı. Sonunda karanlıklar içinde seslendi: "Senden başka ilah yoktur. Seni tenzih ederim; gerçekten ben zalimlerden oldum."
فَٱسْتَجَبْنَا لَهُۥ وَنَجَّيْنَٰهُ مِنَ ٱلْغَمِّ وَكَذَٰلِكَ نُـۨجِى ٱلْمُؤْمِنِينَ
Biz de ona karşılık verdik ve onu kederden kurtardık. Müminleri de böyle kurtarırız.
وَزَكَرِيَّآ إِذْ نَادَىٰ رَبَّهُۥ رَبِّ لَا تَذَرْنِى فَرْدًا وَأَنتَ خَيْرُ ٱلْوَٰرِثِينَ
Zekeriyyâ'yı da. Hani Rabbine seslenmişti: "Rabbim! Beni tek başıma bırakma; sen mirasçıların en hayırlısısın."
فَٱسْتَجَبْنَا لَهُۥ وَوَهَبْنَا لَهُۥ يَحْيَىٰ وَأَصْلَحْنَا لَهُۥ زَوْجَهُۥٓ إِنَّهُمْ كَانُوا۟ يُسَٰرِعُونَ فِى ٱلْخَيْرَٰتِ وَيَدْعُونَنَا رَغَبًا وَرَهَبًا وَكَانُوا۟ لَنَا خَٰشِعِينَ
Biz de ona karşılık verdik, ona Yahyâ'yı bağışladık ve eşini onun için elverişli kıldık. Onlar hayırlarda yarışır, umarak ve korkarak bize yalvarırlardı; bize karşı saygı içindeydiler.
وَٱلَّتِىٓ أَحْصَنَتْ فَرْجَهَا فَنَفَخْنَا فِيهَا مِن رُّوحِنَا وَجَعَلْنَٰهَا وَٱبْنَهَآ ءَايَةً لِّلْعَٰلَمِينَ
İffetini koruyanı da. Ona ruhumuzdan üfledik ve onu, oğluyla birlikte âlemlere bir ayet yaptık.
إِنَّ هَٰذِهِۦٓ أُمَّتُكُمْ أُمَّةً وَٰحِدَةً وَأَنَا۠ رَبُّكُمْ فَٱعْبُدُونِ
Şüphesiz bu ümmetiniz tek bir ümmettir ve ben sizin Rabbinizim. Öyleyse bana kulluk edin.
وَتَقَطَّعُوٓا۟ أَمْرَهُم بَيْنَهُمْ كُلٌّ إِلَيْنَا رَٰجِعُونَ
İşlerini aralarında parçaladılar; hepsi bize dönecektir.
فَمَن يَعْمَلْ مِنَ ٱلصَّٰلِحَٰتِ وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَلَا كُفْرَانَ لِسَعْيِهِۦ وَإِنَّا لَهُۥ كَٰتِبُونَ
Kim mümin olarak salih amel işlerse, çabası inkâr edilmez; biz onu yazarız.
وَحَرَٰمٌ عَلَىٰ قَرْيَةٍ أَهْلَكْنَٰهَآ أَنَّهُمْ لَا يَرْجِعُونَ
Helak ettiğimiz bir şehir halkına, dönmemeleri haram kılınmıştır.
حَتَّىٰٓ إِذَا فُتِحَتْ يَأْجُوجُ وَمَأْجُوجُ وَهُم مِّن كُلِّ حَدَبٍ يَنسِلُونَ
Nihayet Ye'cûc ve Me'cûc'ün önü açıldığında, her tepeden akın ederler.
وَٱقْتَرَبَ ٱلْوَعْدُ ٱلْحَقُّ فَإِذَا هِىَ شَٰخِصَةٌ أَبْصَٰرُ ٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ يَٰوَيْلَنَا قَدْ كُنَّا فِى غَفْلَةٍ مِّنْ هَٰذَا بَلْ كُنَّا ظَٰلِمِينَ
Gerçek vaat yaklaşmıştır. İşte o zaman, inkâr edenlerin gözleri donup kalır: "Yazıklar olsun bize! Biz bundan gaflet içindeydik; hayır, biz zalimlerdik."
إِنَّكُمْ وَمَا تَعْبُدُونَ مِن دُونِ ٱللَّهِ حَصَبُ جَهَنَّمَ أَنتُمْ لَهَا وَٰرِدُونَ
Şüphesiz siz ve Allah'tan başka kulluk ettikleriniz cehennemin yakıtısınız; siz oraya gireceksiniz.
لَوْ كَانَ هَٰٓؤُلَآءِ ءَالِهَةً مَّا وَرَدُوهَا وَكُلٌّ فِيهَا خَٰلِدُونَ
Bunlar ilah olsaydı, oraya girmezlerdi. Hepsi orada sürekli kalacaktır.
لَهُمْ فِيهَا زَفِيرٌ وَهُمْ فِيهَا لَا يَسْمَعُونَ
Orada onlar için inleme vardır ve orada işitmezler.
إِنَّ ٱلَّذِينَ سَبَقَتْ لَهُم مِّنَّا ٱلْحُسْنَىٰٓ أُو۟لَٰٓئِكَ عَنْهَا مُبْعَدُونَ
Şüphesiz, kendileri için katımızdan güzellik geçmiş olanlar; işte onlar ondan uzaklaştırılmıştır.
لَا يَسْمَعُونَ حَسِيسَهَا وَهُمْ فِى مَا ٱشْتَهَتْ أَنفُسُهُمْ خَٰلِدُونَ
Onun uğultusunu işitmezler ve canlarının çektiği şeyler içinde sürekli kalırlar.
لَا يَحْزُنُهُمُ ٱلْفَزَعُ ٱلْأَكْبَرُ وَتَتَلَقَّىٰهُمُ ٱلْمَلَٰٓئِكَةُ هَٰذَا يَوْمُكُمُ ٱلَّذِى كُنتُمْ تُوعَدُونَ
En büyük dehşet onları üzmez ve melekler onları karşılar: "İşte bu, size vaat edilen gününüzdür."
يَوْمَ نَطْوِى ٱلسَّمَآءَ كَطَىِّ ٱلسِّجِلِّ لِلْكُتُبِ كَمَا بَدَأْنَآ أَوَّلَ خَلْقٍ نُّعِيدُهُۥ وَعْدًا عَلَيْنَآ إِنَّا كُنَّا فَٰعِلِينَ
O gün göğü, kitapların dürülmesi gibi düreriz. İlk yaratmaya başladığımız gibi onu tekrarlarız. Bu, üzerimize aldığımız bir sözdür; şüphesiz biz yapanlarız.
وَلَقَدْ كَتَبْنَا فِى ٱلزَّبُورِ مِنۢ بَعْدِ ٱلذِّكْرِ أَنَّ ٱلْأَرْضَ يَرِثُهَا عِبَادِىَ ٱلصَّٰلِحُونَ
Andolsun, zikirden sonra Zebûr'da yazdık ki: yeryüzüne salih kullarım mirasçı olacaktır.
إِنَّ فِى هَٰذَا لَبَلَٰغًا لِّقَوْمٍ عَٰبِدِينَ
Şüphesiz bunda, kulluk eden bir topluluk için bir tebliğ vardır.
وَمَآ أَرْسَلْنَٰكَ إِلَّا رَحْمَةً لِّلْعَٰلَمِينَ
Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.
قُلْ إِنَّمَا يُوحَىٰٓ إِلَىَّ أَنَّمَآ إِلَٰهُكُمْ إِلَٰهٌ وَٰحِدٌ فَهَلْ أَنتُم مُّسْلِمُونَ
De ki: Bana ancak, ilahınızın tek bir ilah olduğu vahyediliyor. Artık teslim oluyor musunuz?
فَإِن تَوَلَّوْا۟ فَقُلْ ءَاذَنتُكُمْ عَلَىٰ سَوَآءٍ وَإِنْ أَدْرِىٓ أَقَرِيبٌ أَم بَعِيدٌ مَّا تُوعَدُونَ
Yüz çevirirlerse de ki: Size eşit olarak bildirdim. Size vaat edilenin yakın mı yoksa uzak mı olduğunu bilmiyorum.
إِنَّهُۥ يَعْلَمُ ٱلْجَهْرَ مِنَ ٱلْقَوْلِ وَيَعْلَمُ مَا تَكْتُمُونَ
Şüphesiz O, sözün açığa vurulanını da bilir, gizlediklerinizi de bilir.
وَإِنْ أَدْرِى لَعَلَّهُۥ فِتْنَةٌ لَّكُمْ وَمَتَٰعٌ إِلَىٰ حِينٍ
Bilmiyorum; belki bu, sizin için bir sınama ve bir süreye kadar yararlanmadır.
قَٰلَ رَبِّ ٱحْكُم بِٱلْحَقِّ وَرَبُّنَا ٱلرَّحْمَٰنُ ٱلْمُسْتَعَانُ عَلَىٰ مَا تَصِفُونَ
Dedi ki: "Rabbim! Gerçekle hükmet. Rabbimiz Rahmân'dır; nitelediklerinize karşı yardımı istenendir."
Arapça Kur’an metni Tanzil Project tarafından hazırlanmıştır (Uthmani imlası, sürüm 1.1). Lisans: Creative Commons Attribution 3.0 —tanzil.net
Üç dua, üç ortak özellik
83, 87 ve 89. ayetlerde üç peygamberin duası art arda gelir ve üçünün de ortak bir yanı vardır: hiçbiri istediğini söylemez.
Hz. Eyyûb yalnızca hâlini bildirir: "Bana gerçekten zarar dokundu." Şifa istemez.
Hz. Yûnus kusurunu kabul eder ve tenzih eder. Kurtulmayı istemez.
Hz. Zekeriyyâ "beni tek başıma bırakma" der. Çocuk kelimesi geçmez.
Üçünde de ayetin devamı aynıdır: "Biz de ona karşılık verdik." Klasik kaynaklarda bu tekrar üzerinde durulur.
Bu sitede şifa duası, Yûnus duası ve çocuk duası sayfaları bu üç ayete dayanır.
"Müminleri de böyle kurtarırız"
88. ayet, Hz. Yûnus'un kurtuluşunu anlattıktan sonra bir cümle ekler: "Müminleri de böyle kurtarırız."
Klasik tefsirlerde bu cümlenin işlevi üzerinde durulur; olayı tek kişiye özel olmaktan çıkarır.
Bu sitede Yûnus duası sayfası bu ayet nedeniyle genel bir dua olarak ele alınmaktadır. Ancak orada da bir sayı veya sonuç garantisi verilmez; ayet bir imkân bildirir, bir formül değil.
Sorulan soru ve verilen cevap
62-67. ayetlerde Hz. İbrâhîm'in cevabı bir tartışma yöntemi örneğidir.
Soruya doğrudan cevap vermez; "büyüklerine sorun" der. Muhataplar "bunların konuşmadığını biliyorsun" diye karşılık verir ve böylece kendi sonuçlarını kendileri söylemiş olur.
64. ayetteki ara cümle dikkat çekicidir: "Kendilerine dönüp dediler ki: Doğrusu zalim olan sizsiniz." Kısa bir an için kendi durumlarını görürler.
65. ayet ise bunu bildirir: "Sonra yine eski kafalarına döndüler."
Hardal tanesi ölçüsü
47. ayette adalet terazilerinden söz edilir ve ölçü verilir: bir hardal tanesi ağırlığı.
Aynı ölçü Lokmân 16'da da geçer; orada kayanın içinde bile olsa getirileceği bildirilir.
Zilzâl 7-8'de ise zerre ağırlığı kullanılır. Klasik tefsirlerde bu ölçülerin ortak yanı üzerinde durulur: sınır en küçükten konur.
Sık sorulan sorular
Hz. Eyyûb'un duası hangi ayettedir?
Enbiyâ 83'tür. Duada şifa istenmez; yalnızca hâl bildirilir: "Bana gerçekten zarar dokundu; sen merhametlilerin en merhametlisisin."
Kaynaklar
- Kur’anEnbiyâ 21:1-112 — Surenin metni
- Kur’anSâd 38:41-44 — Hz. Eyyûb kıssasının diğer anlatımı
- Kur’anMeryem 19:2-11 — Hz. Zekeriyyâ'nın duası
- Kur’anLokmân 31:16; Zilzâl 99:7-8 — En küçük ölçü
Son güncelleme: