A'râf Suresi
A'râf suresi 206 ayettir. 180. ayeti "En güzel isimler Allah'ındır; O'na onlarla dua edin" der; 55-56. ayetleri duanın nasıl edileceğini bildirir.
- Sure numarası
- 7. sure
- Arapça adı
- الأعراف
- Ayet sayısı
- 206 ayet
- Nüzul yeri
- Mekki (Mekke dönemi)
- Nüzul sırası
- 39.
- Cüz
- 8, 9. cüz
- Ana konusu
- Esmâ-i hüsnâ ile dua ve duanın edebi
Adının anlamı
A'râf, yüksek yerler demektir. Sure adını, cennet ile cehennem arasındaki yüksek yerden söz eden 46-49. ayetlerden alır.
Temel temaları
- esmâ
- dua
- tövbe
- sığınma
A'râf suresi — Arapçası ve anlamı
Aşağıdaki Türkçe anlam bu siteye aittir; herhangi bir mealden alınmamıştır. Amacı ayetin ne dediğini açık Türkçeyle aktarmaktır, basılı bir mealin yerini tutmaz. Anlam metni Arapçanın karşılığı değil, karşılığının aktarımıdır — esas olan Arapça metindir.
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ
الٓمٓصٓ
Elif Lâm Mîm Sâd.
كِتَٰبٌ أُنزِلَ إِلَيْكَ فَلَا يَكُن فِى صَدْرِكَ حَرَجٌ مِّنْهُ لِتُنذِرَ بِهِۦ وَذِكْرَىٰ لِلْمُؤْمِنِينَ
Bu, sana indirilen bir kitaptır; onunla uyarasın ve müminlere bir öğüt olsun diye. Öyleyse göğsünde ondan bir sıkıntı olmasın.
ٱتَّبِعُوا۟ مَآ أُنزِلَ إِلَيْكُم مِّن رَّبِّكُمْ وَلَا تَتَّبِعُوا۟ مِن دُونِهِۦٓ أَوْلِيَآءَ قَلِيلًا مَّا تَذَكَّرُونَ
Rabbinizden size indirilene uyun ve O'ndan başka dostlara uymayın. Ne kadar az öğüt alıyorsunuz!
وَكَم مِّن قَرْيَةٍ أَهْلَكْنَٰهَا فَجَآءَهَا بَأْسُنَا بَيَٰتًا أَوْ هُمْ قَآئِلُونَ
Nice kasabaları helak ettik; azabımız onlara geceleyin ya da gündüz uyurken geldi.
فَمَا كَانَ دَعْوَىٰهُمْ إِذْ جَآءَهُم بَأْسُنَآ إِلَّآ أَن قَالُوٓا۟ إِنَّا كُنَّا ظَٰلِمِينَ
Azabımız onlara geldiğinde, "Şüphesiz biz zalimlerdik" demekten başka bir çağrıları olmadı.
فَلَنَسْـَٔلَنَّ ٱلَّذِينَ أُرْسِلَ إِلَيْهِمْ وَلَنَسْـَٔلَنَّ ٱلْمُرْسَلِينَ
Kendilerine gönderilenlere mutlaka soracağız; gönderilenlere de mutlaka soracağız.
فَلَنَقُصَّنَّ عَلَيْهِم بِعِلْمٍ وَمَا كُنَّا غَآئِبِينَ
Onlara bir bilgiyle mutlaka anlatacağız; biz uzak değildik.
وَٱلْوَزْنُ يَوْمَئِذٍ ٱلْحَقُّ فَمَن ثَقُلَتْ مَوَٰزِينُهُۥ فَأُو۟لَٰٓئِكَ هُمُ ٱلْمُفْلِحُونَ
O gün tartı gerçektir. Tartısı ağır gelenler; işte onlar kurtuluşa erenlerdir.
وَمَنْ خَفَّتْ مَوَٰزِينُهُۥ فَأُو۟لَٰٓئِكَ ٱلَّذِينَ خَسِرُوٓا۟ أَنفُسَهُم بِمَا كَانُوا۟ بِـَٔايَٰتِنَا يَظْلِمُونَ
Tartısı hafif gelenler ise; ayetlerimize haksızlık etmeleri yüzünden kendilerini hüsrana uğratanlardır.
وَلَقَدْ مَكَّنَّٰكُمْ فِى ٱلْأَرْضِ وَجَعَلْنَا لَكُمْ فِيهَا مَعَٰيِشَ قَلِيلًا مَّا تَشْكُرُونَ
Andolsun sizi yeryüzünde yerleştirdik ve orada size geçim yolları verdik. Ne kadar az şükrediyorsunuz!
وَلَقَدْ خَلَقْنَٰكُمْ ثُمَّ صَوَّرْنَٰكُمْ ثُمَّ قُلْنَا لِلْمَلَٰٓئِكَةِ ٱسْجُدُوا۟ لِـَٔادَمَ فَسَجَدُوٓا۟ إِلَّآ إِبْلِيسَ لَمْ يَكُن مِّنَ ٱلسَّٰجِدِينَ
Andolsun sizi yarattık, sonra size biçim verdik; sonra meleklere "Âdem'e secde edin" dedik. İblîs dışında secde ettiler; o, secde edenlerden olmadı.
قَالَ مَا مَنَعَكَ أَلَّا تَسْجُدَ إِذْ أَمَرْتُكَ قَالَ أَنَا۠ خَيْرٌ مِّنْهُ خَلَقْتَنِى مِن نَّارٍ وَخَلَقْتَهُۥ مِن طِينٍ
Buyurdu ki: "Sana emrettiğimde secde etmene ne engel oldu?" Dedi ki: "Ben ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın."
قَالَ فَٱهْبِطْ مِنْهَا فَمَا يَكُونُ لَكَ أَن تَتَكَبَّرَ فِيهَا فَٱخْرُجْ إِنَّكَ مِنَ ٱلصَّٰغِرِينَ
Buyurdu ki: "Öyleyse in oradan; orada büyüklenmen olmaz. Çık; şüphesiz sen küçülenlerdensin."
قَالَ أَنظِرْنِىٓ إِلَىٰ يَوْمِ يُبْعَثُونَ
Dedi ki: "Diriltilecekleri güne kadar bana süre ver."
قَالَ إِنَّكَ مِنَ ٱلْمُنظَرِينَ
Buyurdu ki: "Şüphesiz sen süre verilenlerdensin."
قَالَ فَبِمَآ أَغْوَيْتَنِى لَأَقْعُدَنَّ لَهُمْ صِرَٰطَكَ ٱلْمُسْتَقِيمَ
Dedi ki: "Beni azdırmana karşılık, andolsun senin dosdoğru yolunun üzerinde onlar için oturacağım.
ثُمَّ لَـَٔاتِيَنَّهُم مِّنۢ بَيْنِ أَيْدِيهِمْ وَمِنْ خَلْفِهِمْ وَعَنْ أَيْمَٰنِهِمْ وَعَن شَمَآئِلِهِمْ وَلَا تَجِدُ أَكْثَرَهُمْ شَٰكِرِينَ
Sonra önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından onlara sokulacağım; çoğunu şükreder bulmayacaksın."
قَالَ ٱخْرُجْ مِنْهَا مَذْءُومًا مَّدْحُورًا لَّمَن تَبِعَكَ مِنْهُمْ لَأَمْلَأَنَّ جَهَنَّمَ مِنكُمْ أَجْمَعِينَ
Buyurdu ki: "Kınanmış ve kovulmuş olarak çık oradan. Andolsun onlardan sana uyanla, hepinizle cehennemi dolduracağım."
وَيَٰٓـَٔادَمُ ٱسْكُنْ أَنتَ وَزَوْجُكَ ٱلْجَنَّةَ فَكُلَا مِنْ حَيْثُ شِئْتُمَا وَلَا تَقْرَبَا هَٰذِهِ ٱلشَّجَرَةَ فَتَكُونَا مِنَ ٱلظَّٰلِمِينَ
"Ey Âdem! Sen ve eşin cennette yerleşin, dilediğiniz yerden yiyin; fakat şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz."
فَوَسْوَسَ لَهُمَا ٱلشَّيْطَٰنُ لِيُبْدِىَ لَهُمَا مَا وُۥرِىَ عَنْهُمَا مِن سَوْءَٰتِهِمَا وَقَالَ مَا نَهَىٰكُمَا رَبُّكُمَا عَنْ هَٰذِهِ ٱلشَّجَرَةِ إِلَّآ أَن تَكُونَا مَلَكَيْنِ أَوْ تَكُونَا مِنَ ٱلْخَٰلِدِينَ
Şeytan, örtülü olan çirkin yerlerini kendilerine göstermek için onlara fısıldadı ve dedi ki: "Rabbiniz size bu ağacı ancak iki melek olmayasınız ya da sürekli kalanlardan olmayasınız diye yasakladı."
وَقَاسَمَهُمَآ إِنِّى لَكُمَا لَمِنَ ٱلنَّٰصِحِينَ
Onlara yemin etti: "Şüphesiz ben size öğüt verenlerdenim."
فَدَلَّىٰهُمَا بِغُرُورٍ فَلَمَّا ذَاقَا ٱلشَّجَرَةَ بَدَتْ لَهُمَا سَوْءَٰتُهُمَا وَطَفِقَا يَخْصِفَانِ عَلَيْهِمَا مِن وَرَقِ ٱلْجَنَّةِ وَنَادَىٰهُمَا رَبُّهُمَآ أَلَمْ أَنْهَكُمَا عَن تِلْكُمَا ٱلشَّجَرَةِ وَأَقُل لَّكُمَآ إِنَّ ٱلشَّيْطَٰنَ لَكُمَا عَدُوٌّ مُّبِينٌ
Böylece onları aldatarak indirdi. Ağacı tattıklarında, çirkin yerleri kendilerine göründü ve cennetin yaprağından üzerlerine örtmeye başladılar. Rableri onlara seslendi: "Ben size bu ağacı yasaklamadım mı ve şeytanın sizin için apaçık bir düşman olduğunu söylemedim mi?"
قَالَا رَبَّنَا ظَلَمْنَآ أَنفُسَنَا وَإِن لَّمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ ٱلْخَٰسِرِينَ
Dediler ki: "Rabbimiz! Kendimize zulmettik. Bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen, mutlaka hüsrana uğrayanlardan oluruz."
قَالَ ٱهْبِطُوا۟ بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ وَلَكُمْ فِى ٱلْأَرْضِ مُسْتَقَرٌّ وَمَتَٰعٌ إِلَىٰ حِينٍ
Buyurdu ki: "Birbirinize düşman olarak inin. Yeryüzünde bir süreye kadar sizin için bir yerleşme yeri ve bir yararlanma vardır."
قَالَ فِيهَا تَحْيَوْنَ وَفِيهَا تَمُوتُونَ وَمِنْهَا تُخْرَجُونَ
Buyurdu ki: "Orada yaşayacak, orada ölecek ve oradan çıkarılacaksınız."
يَٰبَنِىٓ ءَادَمَ قَدْ أَنزَلْنَا عَلَيْكُمْ لِبَاسًا يُوَٰرِى سَوْءَٰتِكُمْ وَرِيشًا وَلِبَاسُ ٱلتَّقْوَىٰ ذَٰلِكَ خَيْرٌ ذَٰلِكَ مِنْ ءَايَٰتِ ٱللَّهِ لَعَلَّهُمْ يَذَّكَّرُونَ
Ey Âdemoğulları! Size, çirkin yerlerinizi örtecek bir giysi ve bir süs indirdik. Sakınma giysisi ise daha hayırlıdır. Bu, Allah'ın ayetlerindendir; belki öğüt alırlar.
يَٰبَنِىٓ ءَادَمَ لَا يَفْتِنَنَّكُمُ ٱلشَّيْطَٰنُ كَمَآ أَخْرَجَ أَبَوَيْكُم مِّنَ ٱلْجَنَّةِ يَنزِعُ عَنْهُمَا لِبَاسَهُمَا لِيُرِيَهُمَا سَوْءَٰتِهِمَآ إِنَّهُۥ يَرَىٰكُمْ هُوَ وَقَبِيلُهُۥ مِنْ حَيْثُ لَا تَرَوْنَهُمْ إِنَّا جَعَلْنَا ٱلشَّيَٰطِينَ أَوْلِيَآءَ لِلَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ
Ey Âdemoğulları! Şeytan, anne babanızı çirkin yerlerini kendilerine göstermek için giysilerini soyarak cennetten çıkardığı gibi, sizi de sınamasın. Şüphesiz o ve topluluğu, sizin onları görmediğiniz yerden sizi görür. Şüphesiz biz şeytanları, iman etmeyenlerin dostları yaptık.
وَإِذَا فَعَلُوا۟ فَٰحِشَةً قَالُوا۟ وَجَدْنَا عَلَيْهَآ ءَابَآءَنَا وَٱللَّهُ أَمَرَنَا بِهَا قُلْ إِنَّ ٱللَّهَ لَا يَأْمُرُ بِٱلْفَحْشَآءِ أَتَقُولُونَ عَلَى ٱللَّهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ
Bir hayâsızlık yaptıklarında derler ki: "Atalarımızı bunun üzerinde bulduk ve Allah bize bunu emretti." De ki: Allah hayâsızlığı emretmez. Allah hakkında bilmediğinizi mi söylüyorsunuz?
قُلْ أَمَرَ رَبِّى بِٱلْقِسْطِ وَأَقِيمُوا۟ وُجُوهَكُمْ عِندَ كُلِّ مَسْجِدٍ وَٱدْعُوهُ مُخْلِصِينَ لَهُ ٱلدِّينَ كَمَا بَدَأَكُمْ تَعُودُونَ
De ki: Rabbim adaleti emretti. Her mescitte yüzlerinizi O'na doğrultun ve dini O'na has kılarak O'na yalvarın. Sizi ilk kez yarattığı gibi döneceksiniz.
فَرِيقًا هَدَىٰ وَفَرِيقًا حَقَّ عَلَيْهِمُ ٱلضَّلَٰلَةُ إِنَّهُمُ ٱتَّخَذُوا۟ ٱلشَّيَٰطِينَ أَوْلِيَآءَ مِن دُونِ ٱللَّهِ وَيَحْسَبُونَ أَنَّهُم مُّهْتَدُونَ
Bir topluluğu doğru yola iletti; bir topluluğa da sapkınlık hak oldu. Onlar, Allah'ı bırakıp şeytanları dost edindi ve doğru yolda olduklarını sanıyorlar.
يَٰبَنِىٓ ءَادَمَ خُذُوا۟ زِينَتَكُمْ عِندَ كُلِّ مَسْجِدٍ وَكُلُوا۟ وَٱشْرَبُوا۟ وَلَا تُسْرِفُوٓا۟ إِنَّهُۥ لَا يُحِبُّ ٱلْمُسْرِفِينَ
Ey Âdemoğulları! Her mescitte süsünüzü alın; yiyin, için ve israf etmeyin. Şüphesiz Allah israf edenleri sevmez.
قُلْ مَنْ حَرَّمَ زِينَةَ ٱللَّهِ ٱلَّتِىٓ أَخْرَجَ لِعِبَادِهِۦ وَٱلطَّيِّبَٰتِ مِنَ ٱلرِّزْقِ قُلْ هِىَ لِلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ فِى ٱلْحَيَوٰةِ ٱلدُّنْيَا خَالِصَةً يَوْمَ ٱلْقِيَٰمَةِ كَذَٰلِكَ نُفَصِّلُ ٱلْـَٔايَٰتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ
De ki: Allah'ın kulları için çıkardığı süsü ve temiz rızıkları kim haram kıldı? De ki: Bunlar, dünya hayatında iman edenler içindir; kıyamet gününde ise yalnız onlarındır. Bilen bir topluluk için ayetleri işte böyle açıklarız.
قُلْ إِنَّمَا حَرَّمَ رَبِّىَ ٱلْفَوَٰحِشَ مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَمَا بَطَنَ وَٱلْإِثْمَ وَٱلْبَغْىَ بِغَيْرِ ٱلْحَقِّ وَأَن تُشْرِكُوا۟ بِٱللَّهِ مَا لَمْ يُنَزِّلْ بِهِۦ سُلْطَٰنًا وَأَن تَقُولُوا۟ عَلَى ٱللَّهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ
De ki: Rabbim ancak hayâsızlıkların açığını ve gizlisini, günahı, haksız yere taşkınlığı, hakkında bir delil indirmediği şeyi Allah'a ortak koşmanızı ve Allah hakkında bilmediğinizi söylemenizi haram kıldı.
وَلِكُلِّ أُمَّةٍ أَجَلٌ فَإِذَا جَآءَ أَجَلُهُمْ لَا يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلَا يَسْتَقْدِمُونَ
Her ümmetin bir süresi vardır; süreleri geldiğinde ne bir saat geri kalır ne de öne geçerler.
يَٰبَنِىٓ ءَادَمَ إِمَّا يَأْتِيَنَّكُمْ رُسُلٌ مِّنكُمْ يَقُصُّونَ عَلَيْكُمْ ءَايَٰتِى فَمَنِ ٱتَّقَىٰ وَأَصْلَحَ فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
Ey Âdemoğulları! İçinizden, size ayetlerimi anlatan elçiler geldiğinde, kim sakınır ve düzeltirse, onlara korku yoktur; onlar üzülmezler de.
وَٱلَّذِينَ كَذَّبُوا۟ بِـَٔايَٰتِنَا وَٱسْتَكْبَرُوا۟ عَنْهَآ أُو۟لَٰٓئِكَ أَصْحَٰبُ ٱلنَّارِ هُمْ فِيهَا خَٰلِدُونَ
Ayetlerimizi yalanlayan ve onlara karşı büyüklenenler ise; işte onlar ateşin halkıdır ve orada sürekli kalacaklardır.
فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ ٱفْتَرَىٰ عَلَى ٱللَّهِ كَذِبًا أَوْ كَذَّبَ بِـَٔايَٰتِهِۦٓ أُو۟لَٰٓئِكَ يَنَالُهُمْ نَصِيبُهُم مِّنَ ٱلْكِتَٰبِ حَتَّىٰٓ إِذَا جَآءَتْهُمْ رُسُلُنَا يَتَوَفَّوْنَهُمْ قَالُوٓا۟ أَيْنَ مَا كُنتُمْ تَدْعُونَ مِن دُونِ ٱللَّهِ قَالُوا۟ ضَلُّوا۟ عَنَّا وَشَهِدُوا۟ عَلَىٰٓ أَنفُسِهِمْ أَنَّهُمْ كَانُوا۟ كَٰفِرِينَ
Allah'a karşı yalan uydurandan ya da O'nun ayetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir? İşte onlara kitaptan payları erişir. Nihayet elçilerimiz canlarını almak için geldiğinde derler ki: "Allah'ı bırakıp yalvardıklarınız nerede?" Derler ki: "Bizden kayboldular" ve gerçeği örtenler olduklarına dair kendi aleyhlerine şahitlik ederler.
قَالَ ٱدْخُلُوا۟ فِىٓ أُمَمٍ قَدْ خَلَتْ مِن قَبْلِكُم مِّنَ ٱلْجِنِّ وَٱلْإِنسِ فِى ٱلنَّارِ كُلَّمَا دَخَلَتْ أُمَّةٌ لَّعَنَتْ أُخْتَهَا حَتَّىٰٓ إِذَا ٱدَّارَكُوا۟ فِيهَا جَمِيعًا قَالَتْ أُخْرَىٰهُمْ لِأُولَىٰهُمْ رَبَّنَا هَٰٓؤُلَآءِ أَضَلُّونَا فَـَٔاتِهِمْ عَذَابًا ضِعْفًا مِّنَ ٱلنَّارِ قَالَ لِكُلٍّ ضِعْفٌ وَلَٰكِن لَّا تَعْلَمُونَ
Buyurur ki: "Sizden önce gelip geçmiş cin ve insan topluluklarıyla birlikte ateşe girin." Her topluluk girdiğinde, kardeşine lanet eder. Nihayet hepsi orada toplandığında, sonrakiler öncekiler için der ki: "Rabbimiz! Bizi bunlar saptırdı; onlara ateşten kat kat azap et." Buyurur ki: "Her biri için kat kat vardır; fakat bilmezsiniz."
وَقَالَتْ أُولَىٰهُمْ لِأُخْرَىٰهُمْ فَمَا كَانَ لَكُمْ عَلَيْنَا مِن فَضْلٍ فَذُوقُوا۟ ٱلْعَذَابَ بِمَا كُنتُمْ تَكْسِبُونَ
Öncekiler de sonrakilere der ki: "Sizin bize bir üstünlüğünüz yok; öyleyse kazandığınız yüzünden azabı tadın."
إِنَّ ٱلَّذِينَ كَذَّبُوا۟ بِـَٔايَٰتِنَا وَٱسْتَكْبَرُوا۟ عَنْهَا لَا تُفَتَّحُ لَهُمْ أَبْوَٰبُ ٱلسَّمَآءِ وَلَا يَدْخُلُونَ ٱلْجَنَّةَ حَتَّىٰ يَلِجَ ٱلْجَمَلُ فِى سَمِّ ٱلْخِيَاطِ وَكَذَٰلِكَ نَجْزِى ٱلْمُجْرِمِينَ
Ayetlerimizi yalanlayanlar ve onlara karşı büyüklenenler; onlara göğün kapıları açılmaz ve deve iğnenin deliğinden geçene kadar cennete girmezler. Suçlulara işte böyle karşılık veririz.
لَهُم مِّن جَهَنَّمَ مِهَادٌ وَمِن فَوْقِهِمْ غَوَاشٍ وَكَذَٰلِكَ نَجْزِى ٱلظَّٰلِمِينَ
Onlar için cehennemden bir döşek ve üstlerinden örtüler vardır. Zalimlere işte böyle karşılık veririz.
وَٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ وَعَمِلُوا۟ ٱلصَّٰلِحَٰتِ لَا نُكَلِّفُ نَفْسًا إِلَّا وُسْعَهَآ أُو۟لَٰٓئِكَ أَصْحَٰبُ ٱلْجَنَّةِ هُمْ فِيهَا خَٰلِدُونَ
İman edip salih amel işleyenlere gelince — bir kimseye ancak gücünün yettiğini yükleriz — işte onlar cennetin halkıdır ve orada sürekli kalacaklardır.
وَنَزَعْنَا مَا فِى صُدُورِهِم مِّنْ غِلٍّ تَجْرِى مِن تَحْتِهِمُ ٱلْأَنْهَٰرُ وَقَالُوا۟ ٱلْحَمْدُ لِلَّهِ ٱلَّذِى هَدَىٰنَا لِهَٰذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِىَ لَوْلَآ أَنْ هَدَىٰنَا ٱللَّهُ لَقَدْ جَآءَتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِٱلْحَقِّ وَنُودُوٓا۟ أَن تِلْكُمُ ٱلْجَنَّةُ أُورِثْتُمُوهَا بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ
Göğüslerindeki kini çıkarırız; altlarından ırmaklar akar. Derler ki: "Hamd, bize bunu ileten Allah'a aittir. Allah bizi iletmeseydi, biz doğru yolu bulamazdık. Andolsun Rabbimizin elçileri gerçekle geldi." Onlara seslenilir: "İşte size cennet; yaptıklarınıza karşılık ona mirasçı oldunuz."
وَنَادَىٰٓ أَصْحَٰبُ ٱلْجَنَّةِ أَصْحَٰبَ ٱلنَّارِ أَن قَدْ وَجَدْنَا مَا وَعَدَنَا رَبُّنَا حَقًّا فَهَلْ وَجَدتُّم مَّا وَعَدَ رَبُّكُمْ حَقًّا قَالُوا۟ نَعَمْ فَأَذَّنَ مُؤَذِّنٌۢ بَيْنَهُمْ أَن لَّعْنَةُ ٱللَّهِ عَلَى ٱلظَّٰلِمِينَ
Cennetin halkı, ateşin halkına seslenir: "Rabbimizin bize vaat ettiğini gerçek bulduk; siz de Rabbinizin vaat ettiğini gerçek buldunuz mu?" Derler ki: "Evet." Aralarında bir çağırıcı seslenir: "Allah'ın laneti zalimlerin üzerinedir."
ٱلَّذِينَ يَصُدُّونَ عَن سَبِيلِ ٱللَّهِ وَيَبْغُونَهَا عِوَجًا وَهُم بِٱلْـَٔاخِرَةِ كَٰفِرُونَ
Onlar, Allah'ın yolundan alıkoyar, onda eğrilik arar ve ahireti inkâr ederler.
وَبَيْنَهُمَا حِجَابٌ وَعَلَى ٱلْأَعْرَافِ رِجَالٌ يَعْرِفُونَ كُلًّۢا بِسِيمَىٰهُمْ وَنَادَوْا۟ أَصْحَٰبَ ٱلْجَنَّةِ أَن سَلَٰمٌ عَلَيْكُمْ لَمْ يَدْخُلُوهَا وَهُمْ يَطْمَعُونَ
İkisinin arasında bir perde vardır; A'râf üzerinde de, herkesi işaretlerinden tanıyan adamlar vardır. Cennetin halkına seslenirler: "Selam size!" Umuyor olsalar da oraya girmemişlerdir.
وَإِذَا صُرِفَتْ أَبْصَٰرُهُمْ تِلْقَآءَ أَصْحَٰبِ ٱلنَّارِ قَالُوا۟ رَبَّنَا لَا تَجْعَلْنَا مَعَ ٱلْقَوْمِ ٱلظَّٰلِمِينَ
Gözleri ateşin halkına çevrildiğinde derler ki: "Rabbimiz! Bizi zalim toplulukla birlikte kılma."
وَنَادَىٰٓ أَصْحَٰبُ ٱلْأَعْرَافِ رِجَالًا يَعْرِفُونَهُم بِسِيمَىٰهُمْ قَالُوا۟ مَآ أَغْنَىٰ عَنكُمْ جَمْعُكُمْ وَمَا كُنتُمْ تَسْتَكْبِرُونَ
A'râf'takiler, işaretlerinden tanıdıkları adamlara seslenir: "Topluluğunuz ve büyüklenmeniz size bir şey kazandırmadı."
أَهَٰٓؤُلَآءِ ٱلَّذِينَ أَقْسَمْتُمْ لَا يَنَالُهُمُ ٱللَّهُ بِرَحْمَةٍ ٱدْخُلُوا۟ ٱلْجَنَّةَ لَا خَوْفٌ عَلَيْكُمْ وَلَآ أَنتُمْ تَحْزَنُونَ
"Allah'ın rahmete erdirmeyeceğine yemin ettikleriniz bunlar mı?" Girin cennete; size korku yoktur ve üzülmezsiniz de.
وَنَادَىٰٓ أَصْحَٰبُ ٱلنَّارِ أَصْحَٰبَ ٱلْجَنَّةِ أَنْ أَفِيضُوا۟ عَلَيْنَا مِنَ ٱلْمَآءِ أَوْ مِمَّا رَزَقَكُمُ ٱللَّهُ قَالُوٓا۟ إِنَّ ٱللَّهَ حَرَّمَهُمَا عَلَى ٱلْكَٰفِرِينَ
Ateşin halkı, cennetin halkına seslenir: "Sudan ya da Allah'ın size rızık olarak verdiğinden üzerimize akıtın." Derler ki: "Şüphesiz Allah, ikisini de gerçeği örtenlere haram kıldı."
ٱلَّذِينَ ٱتَّخَذُوا۟ دِينَهُمْ لَهْوًا وَلَعِبًا وَغَرَّتْهُمُ ٱلْحَيَوٰةُ ٱلدُّنْيَا فَٱلْيَوْمَ نَنسَىٰهُمْ كَمَا نَسُوا۟ لِقَآءَ يَوْمِهِمْ هَٰذَا وَمَا كَانُوا۟ بِـَٔايَٰتِنَا يَجْحَدُونَ
Onlar, dinlerini oyun ve eğlence edinmiş ve dünya hayatı kendilerini aldatmıştı. Bugün, bu günlerine kavuşmayı unuttukları ve ayetlerimizi bile bile inkâr ettikleri gibi, biz de onları unuturuz.
وَلَقَدْ جِئْنَٰهُم بِكِتَٰبٍ فَصَّلْنَٰهُ عَلَىٰ عِلْمٍ هُدًى وَرَحْمَةً لِّقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ
Andolsun onlara, iman eden bir topluluk için bir yol gösterme ve rahmet olarak, bir bilgiyle ayrıntılı açıkladığımız bir kitap getirdik.
هَلْ يَنظُرُونَ إِلَّا تَأْوِيلَهُۥ يَوْمَ يَأْتِى تَأْوِيلُهُۥ يَقُولُ ٱلَّذِينَ نَسُوهُ مِن قَبْلُ قَدْ جَآءَتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِٱلْحَقِّ فَهَل لَّنَا مِن شُفَعَآءَ فَيَشْفَعُوا۟ لَنَآ أَوْ نُرَدُّ فَنَعْمَلَ غَيْرَ ٱلَّذِى كُنَّا نَعْمَلُ قَدْ خَسِرُوٓا۟ أَنفُسَهُمْ وَضَلَّ عَنْهُم مَّا كَانُوا۟ يَفْتَرُونَ
Ancak yorumunu mu bekliyorlar? Yorumu geldiği gün, daha önce onu unutanlar der ki: "Rabbimizin elçileri gerçekle gelmiş. Bizim için şefaatçiler var mı ki bize şefaat etsinler ya da geri döndürülsek de yaptığımızdan başkasını yapsak?" Kendilerini hüsrana uğrattılar ve uydurdukları şeyler kendilerinden kayboldu.
إِنَّ رَبَّكُمُ ٱللَّهُ ٱلَّذِى خَلَقَ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضَ فِى سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ ٱسْتَوَىٰ عَلَى ٱلْعَرْشِ يُغْشِى ٱلَّيْلَ ٱلنَّهَارَ يَطْلُبُهُۥ حَثِيثًا وَٱلشَّمْسَ وَٱلْقَمَرَ وَٱلنُّجُومَ مُسَخَّرَٰتٍۭ بِأَمْرِهِۦٓ أَلَا لَهُ ٱلْخَلْقُ وَٱلْأَمْرُ تَبَارَكَ ٱللَّهُ رَبُّ ٱلْعَٰلَمِينَ
Şüphesiz Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra arşa istivâ eden Allah'tır. Geceyi, durmadan kovalayan gündüze bürür. Güneşi, ayı ve yıldızları emrine boyun eğmiş olarak var etti. Bilin ki yaratmak da emretmek de O'na aittir. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir!
ٱدْعُوا۟ رَبَّكُمْ تَضَرُّعًا وَخُفْيَةً إِنَّهُۥ لَا يُحِبُّ ٱلْمُعْتَدِينَ
Rabbinize yalvararak ve gizlice dua edin. Şüphesiz O, haddi aşanları sevmez.
وَلَا تُفْسِدُوا۟ فِى ٱلْأَرْضِ بَعْدَ إِصْلَٰحِهَا وَٱدْعُوهُ خَوْفًا وَطَمَعًا إِنَّ رَحْمَتَ ٱللَّهِ قَرِيبٌ مِّنَ ٱلْمُحْسِنِينَ
Düzeltilmesinden sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. O'na korkarak ve umarak dua edin. Şüphesiz Allah'ın rahmeti, iyilik yapanlara yakındır.
وَهُوَ ٱلَّذِى يُرْسِلُ ٱلرِّيَٰحَ بُشْرًۢا بَيْنَ يَدَىْ رَحْمَتِهِۦ حَتَّىٰٓ إِذَآ أَقَلَّتْ سَحَابًا ثِقَالًا سُقْنَٰهُ لِبَلَدٍ مَّيِّتٍ فَأَنزَلْنَا بِهِ ٱلْمَآءَ فَأَخْرَجْنَا بِهِۦ مِن كُلِّ ٱلثَّمَرَٰتِ كَذَٰلِكَ نُخْرِجُ ٱلْمَوْتَىٰ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ
Rüzgârları rahmetinin önünde müjdeci olarak gönderen O'dur. Nihayet ağır bulutları yüklendiğinde, onu ölü bir beldeye sürer, onunla su indirir ve onunla her türlü ürünü çıkarırız. Ölüleri de işte böyle çıkarırız; belki öğüt alırsınız.
وَٱلْبَلَدُ ٱلطَّيِّبُ يَخْرُجُ نَبَاتُهُۥ بِإِذْنِ رَبِّهِۦ وَٱلَّذِى خَبُثَ لَا يَخْرُجُ إِلَّا نَكِدًا كَذَٰلِكَ نُصَرِّفُ ٱلْـَٔايَٰتِ لِقَوْمٍ يَشْكُرُونَ
Güzel beldenin bitkisi Rabbinin izniyle çıkar; kötü olanınki ise ancak zorla çıkar. Şükreden bir topluluk için ayetleri işte böyle çeşitlendiririz.
لَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا إِلَىٰ قَوْمِهِۦ فَقَالَ يَٰقَوْمِ ٱعْبُدُوا۟ ٱللَّهَ مَا لَكُم مِّنْ إِلَٰهٍ غَيْرُهُۥٓ إِنِّىٓ أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ
Andolsun Nûh'u kavmine gönderdik. Dedi ki: "Ey kavmim! Allah'a kulluk edin; sizin için O'ndan başka ilah yoktur. Şüphesiz ben, sizin için büyük bir günün azabından korkuyorum."
قَالَ ٱلْمَلَأُ مِن قَوْمِهِۦٓ إِنَّا لَنَرَىٰكَ فِى ضَلَٰلٍ مُّبِينٍ
Kavminden ileri gelenler dedi ki: "Şüphesiz biz seni apaçık bir sapkınlık içinde görüyoruz."
قَالَ يَٰقَوْمِ لَيْسَ بِى ضَلَٰلَةٌ وَلَٰكِنِّى رَسُولٌ مِّن رَّبِّ ٱلْعَٰلَمِينَ
Dedi ki: "Ey kavmim! Bende bir sapkınlık yok; fakat ben âlemlerin Rabbinden bir elçiyim.
أُبَلِّغُكُمْ رِسَٰلَٰتِ رَبِّى وَأَنصَحُ لَكُمْ وَأَعْلَمُ مِنَ ٱللَّهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ
Rabbimin gönderdiklerini size bildiriyorum, size öğüt veriyorum ve Allah'tan sizin bilmediğinizi biliyorum.
أَوَعَجِبْتُمْ أَن جَآءَكُمْ ذِكْرٌ مِّن رَّبِّكُمْ عَلَىٰ رَجُلٍ مِّنكُمْ لِيُنذِرَكُمْ وَلِتَتَّقُوا۟ وَلَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ
İçinizden bir adam aracılığıyla Rabbinizden size bir hatırlatma gelmesine, sizi uyarsın, sakınasınız ve merhamet edilesiniz diye, şaştınız mı?"
فَكَذَّبُوهُ فَأَنجَيْنَٰهُ وَٱلَّذِينَ مَعَهُۥ فِى ٱلْفُلْكِ وَأَغْرَقْنَا ٱلَّذِينَ كَذَّبُوا۟ بِـَٔايَٰتِنَآ إِنَّهُمْ كَانُوا۟ قَوْمًا عَمِينَ
Onu yalanladılar; biz de onu ve onunla birlikte gemide olanları kurtardık, ayetlerimizi yalanlayanları boğduk. Şüphesiz onlar kör bir topluluktu.
وَإِلَىٰ عَادٍ أَخَاهُمْ هُودًا قَالَ يَٰقَوْمِ ٱعْبُدُوا۟ ٱللَّهَ مَا لَكُم مِّنْ إِلَٰهٍ غَيْرُهُۥٓ أَفَلَا تَتَّقُونَ
Âd'a da kardeşleri Hûd'u gönderdik. Dedi ki: "Ey kavmim! Allah'a kulluk edin; sizin için O'ndan başka ilah yoktur. Hâlâ sakınmaz mısınız?"
قَالَ ٱلْمَلَأُ ٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ مِن قَوْمِهِۦٓ إِنَّا لَنَرَىٰكَ فِى سَفَاهَةٍ وَإِنَّا لَنَظُنُّكَ مِنَ ٱلْكَٰذِبِينَ
Kavminden inkâr eden ileri gelenler dedi ki: "Şüphesiz biz seni bir akılsızlık içinde görüyoruz ve şüphesiz seni yalancılardan sanıyoruz."
قَالَ يَٰقَوْمِ لَيْسَ بِى سَفَاهَةٌ وَلَٰكِنِّى رَسُولٌ مِّن رَّبِّ ٱلْعَٰلَمِينَ
Dedi ki: "Ey kavmim! Bende bir akılsızlık yok; fakat ben âlemlerin Rabbinden bir elçiyim.
أُبَلِّغُكُمْ رِسَٰلَٰتِ رَبِّى وَأَنَا۠ لَكُمْ نَاصِحٌ أَمِينٌ
Rabbimin gönderdiklerini size bildiriyorum ve ben sizin için güvenilir bir öğütçüyüm.
أَوَعَجِبْتُمْ أَن جَآءَكُمْ ذِكْرٌ مِّن رَّبِّكُمْ عَلَىٰ رَجُلٍ مِّنكُمْ لِيُنذِرَكُمْ وَٱذْكُرُوٓا۟ إِذْ جَعَلَكُمْ خُلَفَآءَ مِنۢ بَعْدِ قَوْمِ نُوحٍ وَزَادَكُمْ فِى ٱلْخَلْقِ بَصْۜطَةً فَٱذْكُرُوٓا۟ ءَالَآءَ ٱللَّهِ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ
Sizi uyarsın diye, içinizden bir adam aracılığıyla Rabbinizden size bir hatırlatma gelmesine şaştınız mı? Hatırlayın; Nûh kavminden sonra sizi halifeler yaptı ve yaratılışta size güç artırdı. Allah'ın nimetlerini anın; belki kurtuluşa erersiniz."
قَالُوٓا۟ أَجِئْتَنَا لِنَعْبُدَ ٱللَّهَ وَحْدَهُۥ وَنَذَرَ مَا كَانَ يَعْبُدُ ءَابَآؤُنَا فَأْتِنَا بِمَا تَعِدُنَآ إِن كُنتَ مِنَ ٱلصَّٰدِقِينَ
Dediler ki: "Yalnız Allah'a kulluk edelim ve atalarımızın kulluk ettiklerini bırakalım diye mi bize geldin? Doğru söyleyenlerden isen, bizi tehdit ettiğini getir."
قَالَ قَدْ وَقَعَ عَلَيْكُم مِّن رَّبِّكُمْ رِجْسٌ وَغَضَبٌ أَتُجَٰدِلُونَنِى فِىٓ أَسْمَآءٍ سَمَّيْتُمُوهَآ أَنتُمْ وَءَابَآؤُكُم مَّا نَزَّلَ ٱللَّهُ بِهَا مِن سُلْطَٰنٍ فَٱنتَظِرُوٓا۟ إِنِّى مَعَكُم مِّنَ ٱلْمُنتَظِرِينَ
Dedi ki: "Rabbinizden üzerinize bir azap ve bir öfke inmiştir. Siz ve atalarınızın taktığı, Allah'ın haklarında hiçbir delil indirmediği adlar hakkında benimle mi tartışıyorsunuz? Bekleyin; şüphesiz ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim."
فَأَنجَيْنَٰهُ وَٱلَّذِينَ مَعَهُۥ بِرَحْمَةٍ مِّنَّا وَقَطَعْنَا دَابِرَ ٱلَّذِينَ كَذَّبُوا۟ بِـَٔايَٰتِنَا وَمَا كَانُوا۟ مُؤْمِنِينَ
Onu ve onunla birlikte olanları katımızdan bir rahmetle kurtardık; ayetlerimizi yalanlayanların ve mümin olmayanların ise kökünü kestik.
وَإِلَىٰ ثَمُودَ أَخَاهُمْ صَٰلِحًا قَالَ يَٰقَوْمِ ٱعْبُدُوا۟ ٱللَّهَ مَا لَكُم مِّنْ إِلَٰهٍ غَيْرُهُۥ قَدْ جَآءَتْكُم بَيِّنَةٌ مِّن رَّبِّكُمْ هَٰذِهِۦ نَاقَةُ ٱللَّهِ لَكُمْ ءَايَةً فَذَرُوهَا تَأْكُلْ فِىٓ أَرْضِ ٱللَّهِ وَلَا تَمَسُّوهَا بِسُوٓءٍ فَيَأْخُذَكُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ
Semûd'a da kardeşleri Sâlih'i gönderdik. Dedi ki: "Ey kavmim! Allah'a kulluk edin; sizin için O'ndan başka ilah yoktur. Rabbinizden size apaçık bir delil geldi: işte Allah'ın devesi; sizin için bir ayettir. Onu bırakın, Allah'ın yerinde otlasın ve ona kötülükle dokunmayın; yoksa sizi acı bir azap yakalar.
وَٱذْكُرُوٓا۟ إِذْ جَعَلَكُمْ خُلَفَآءَ مِنۢ بَعْدِ عَادٍ وَبَوَّأَكُمْ فِى ٱلْأَرْضِ تَتَّخِذُونَ مِن سُهُولِهَا قُصُورًا وَتَنْحِتُونَ ٱلْجِبَالَ بُيُوتًا فَٱذْكُرُوٓا۟ ءَالَآءَ ٱللَّهِ وَلَا تَعْثَوْا۟ فِى ٱلْأَرْضِ مُفْسِدِينَ
Hatırlayın; Âd'dan sonra sizi halifeler yaptı ve yeryüzünde sizi yerleştirdi. Ovalarında saraylar ediniyor, dağları yontarak evler yapıyorsunuz. Allah'ın nimetlerini anın ve yeryüzünde bozgunculuk yaparak taşkınlık etmeyin."
قَالَ ٱلْمَلَأُ ٱلَّذِينَ ٱسْتَكْبَرُوا۟ مِن قَوْمِهِۦ لِلَّذِينَ ٱسْتُضْعِفُوا۟ لِمَنْ ءَامَنَ مِنْهُمْ أَتَعْلَمُونَ أَنَّ صَٰلِحًا مُّرْسَلٌ مِّن رَّبِّهِۦ قَالُوٓا۟ إِنَّا بِمَآ أُرْسِلَ بِهِۦ مُؤْمِنُونَ
Kavminden büyüklenen ileri gelenler, içlerinden iman etmiş güçsüzlere dedi ki: "Sâlih'in Rabbinden gönderildiğini biliyor musunuz?" Dediler ki: "Şüphesiz biz onunla gönderilene iman edenleriz."
قَالَ ٱلَّذِينَ ٱسْتَكْبَرُوٓا۟ إِنَّا بِٱلَّذِىٓ ءَامَنتُم بِهِۦ كَٰفِرُونَ
Büyüklenenler dedi ki: "Şüphesiz biz, sizin iman ettiğinizi inkâr edenleriz."
فَعَقَرُوا۟ ٱلنَّاقَةَ وَعَتَوْا۟ عَنْ أَمْرِ رَبِّهِمْ وَقَالُوا۟ يَٰصَٰلِحُ ٱئْتِنَا بِمَا تَعِدُنَآ إِن كُنتَ مِنَ ٱلْمُرْسَلِينَ
Deveyi kestiler, Rablerinin emrine baş kaldırdılar ve dediler ki: "Ey Sâlih! Gönderilenlerden isen, bizi tehdit ettiğini getir."
فَأَخَذَتْهُمُ ٱلرَّجْفَةُ فَأَصْبَحُوا۟ فِى دَارِهِمْ جَٰثِمِينَ
Onları o sarsıntı yakaladı ve yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar.
فَتَوَلَّىٰ عَنْهُمْ وَقَالَ يَٰقَوْمِ لَقَدْ أَبْلَغْتُكُمْ رِسَالَةَ رَبِّى وَنَصَحْتُ لَكُمْ وَلَٰكِن لَّا تُحِبُّونَ ٱلنَّٰصِحِينَ
Onlardan yüz çevirdi ve dedi ki: "Ey kavmim! Andolsun size Rabbimin gönderdiğini bildirdim ve size öğüt verdim; fakat siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz."
وَلُوطًا إِذْ قَالَ لِقَوْمِهِۦٓ أَتَأْتُونَ ٱلْفَٰحِشَةَ مَا سَبَقَكُم بِهَا مِنْ أَحَدٍ مِّنَ ٱلْعَٰلَمِينَ
Lût'u da gönderdik. Hani kavmine demişti ki: "Sizden önce âlemlerden hiç kimsenin yapmadığı hayâsızlığı mı yapıyorsunuz?
إِنَّكُمْ لَتَأْتُونَ ٱلرِّجَالَ شَهْوَةً مِّن دُونِ ٱلنِّسَآءِ بَلْ أَنتُمْ قَوْمٌ مُّسْرِفُونَ
Siz, kadınları bırakıp şehvetle erkeklere gidiyorsunuz. Hayır, siz haddi aşan bir topluluksunuz."
وَمَا كَانَ جَوَابَ قَوْمِهِۦٓ إِلَّآ أَن قَالُوٓا۟ أَخْرِجُوهُم مِّن قَرْيَتِكُمْ إِنَّهُمْ أُنَاسٌ يَتَطَهَّرُونَ
Kavminin cevabı ancak şunu demek oldu: "Onları kasabanızdan çıkarın; şüphesiz onlar temizlenen kimselerdir."
فَأَنجَيْنَٰهُ وَأَهْلَهُۥٓ إِلَّا ٱمْرَأَتَهُۥ كَانَتْ مِنَ ٱلْغَٰبِرِينَ
Onu ve ailesini kurtardık; karısı başka, o geride kalanlardan oldu.
وَأَمْطَرْنَا عَلَيْهِم مَّطَرًا فَٱنظُرْ كَيْفَ كَانَ عَٰقِبَةُ ٱلْمُجْرِمِينَ
Üzerlerine bir yağmur yağdırdık. Bak, suçluların sonu nasıl oldu!
وَإِلَىٰ مَدْيَنَ أَخَاهُمْ شُعَيْبًا قَالَ يَٰقَوْمِ ٱعْبُدُوا۟ ٱللَّهَ مَا لَكُم مِّنْ إِلَٰهٍ غَيْرُهُۥ قَدْ جَآءَتْكُم بَيِّنَةٌ مِّن رَّبِّكُمْ فَأَوْفُوا۟ ٱلْكَيْلَ وَٱلْمِيزَانَ وَلَا تَبْخَسُوا۟ ٱلنَّاسَ أَشْيَآءَهُمْ وَلَا تُفْسِدُوا۟ فِى ٱلْأَرْضِ بَعْدَ إِصْلَٰحِهَا ذَٰلِكُمْ خَيْرٌ لَّكُمْ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ
Medyen'e de kardeşleri Şuayb'ı gönderdik. Dedi ki: "Ey kavmim! Allah'a kulluk edin; sizin için O'ndan başka ilah yoktur. Rabbinizden size apaçık bir delil geldi. Ölçüyü ve tartıyı tam yapın; insanların eşyalarını eksiltmeyin ve düzeltilmesinden sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. Mümin iseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.
وَلَا تَقْعُدُوا۟ بِكُلِّ صِرَٰطٍ تُوعِدُونَ وَتَصُدُّونَ عَن سَبِيلِ ٱللَّهِ مَنْ ءَامَنَ بِهِۦ وَتَبْغُونَهَا عِوَجًا وَٱذْكُرُوٓا۟ إِذْ كُنتُمْ قَلِيلًا فَكَثَّرَكُمْ وَٱنظُرُوا۟ كَيْفَ كَانَ عَٰقِبَةُ ٱلْمُفْسِدِينَ
Her yolun başına oturup tehdit ederek, iman edenleri Allah'ın yolundan alıkoyarak ve onda eğrilik arayarak durmayın. Hatırlayın; azdınız, sizi çoğalttı. Bozguncuların sonunun nasıl olduğuna bakın.
وَإِن كَانَ طَآئِفَةٌ مِّنكُمْ ءَامَنُوا۟ بِٱلَّذِىٓ أُرْسِلْتُ بِهِۦ وَطَآئِفَةٌ لَّمْ يُؤْمِنُوا۟ فَٱصْبِرُوا۟ حَتَّىٰ يَحْكُمَ ٱللَّهُ بَيْنَنَا وَهُوَ خَيْرُ ٱلْحَٰكِمِينَ
İçinizden bir topluluk benimle gönderilene iman etmiş, bir topluluk da iman etmemişse, Allah aramızda hüküm verene kadar sabredin. O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır."
قَالَ ٱلْمَلَأُ ٱلَّذِينَ ٱسْتَكْبَرُوا۟ مِن قَوْمِهِۦ لَنُخْرِجَنَّكَ يَٰشُعَيْبُ وَٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ مَعَكَ مِن قَرْيَتِنَآ أَوْ لَتَعُودُنَّ فِى مِلَّتِنَا قَالَ أَوَلَوْ كُنَّا كَٰرِهِينَ
Kavminden büyüklenen ileri gelenler dedi ki: "Ey Şuayb! Seni ve seninle birlikte iman edenleri mutlaka kasabamızdan çıkaracağız ya da dinimize döneceksiniz." Dedi ki: "İstemesek de mi?
قَدِ ٱفْتَرَيْنَا عَلَى ٱللَّهِ كَذِبًا إِنْ عُدْنَا فِى مِلَّتِكُم بَعْدَ إِذْ نَجَّىٰنَا ٱللَّهُ مِنْهَا وَمَا يَكُونُ لَنَآ أَن نَّعُودَ فِيهَآ إِلَّآ أَن يَشَآءَ ٱللَّهُ رَبُّنَا وَسِعَ رَبُّنَا كُلَّ شَىْءٍ عِلْمًا عَلَى ٱللَّهِ تَوَكَّلْنَا رَبَّنَا ٱفْتَحْ بَيْنَنَا وَبَيْنَ قَوْمِنَا بِٱلْحَقِّ وَأَنتَ خَيْرُ ٱلْفَٰتِحِينَ
Allah bizi ondan kurtardıktan sonra dininize dönersek, Allah'a karşı yalan uydurmuş oluruz. Rabbimiz Allah'ın dilemesi dışında ona dönmemiz olacak şey değildir. Rabbimiz her şeyi ilmiyle kuşatmıştır. Allah'a tevekkül ettik. Rabbimiz! Bizimle kavmimizin arasını gerçekle aç; sen açanların en hayırlısısın."
وَقَالَ ٱلْمَلَأُ ٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ مِن قَوْمِهِۦ لَئِنِ ٱتَّبَعْتُمْ شُعَيْبًا إِنَّكُمْ إِذًا لَّخَٰسِرُونَ
Kavminden inkâr eden ileri gelenler dedi ki: "Şuayb'a uyarsanız, şüphesiz o zaman hüsrana uğrayanlardan olursunuz."
فَأَخَذَتْهُمُ ٱلرَّجْفَةُ فَأَصْبَحُوا۟ فِى دَارِهِمْ جَٰثِمِينَ
Onları o sarsıntı yakaladı ve yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar.
ٱلَّذِينَ كَذَّبُوا۟ شُعَيْبًا كَأَن لَّمْ يَغْنَوْا۟ فِيهَا ٱلَّذِينَ كَذَّبُوا۟ شُعَيْبًا كَانُوا۟ هُمُ ٱلْخَٰسِرِينَ
Şuayb'ı yalanlayanlar, sanki orada hiç yaşamamışlardı. Şuayb'ı yalanlayanlar, işte onlar hüsrana uğrayanlardı.
فَتَوَلَّىٰ عَنْهُمْ وَقَالَ يَٰقَوْمِ لَقَدْ أَبْلَغْتُكُمْ رِسَٰلَٰتِ رَبِّى وَنَصَحْتُ لَكُمْ فَكَيْفَ ءَاسَىٰ عَلَىٰ قَوْمٍ كَٰفِرِينَ
Onlardan yüz çevirdi ve dedi ki: "Ey kavmim! Andolsun size Rabbimin gönderdiklerini bildirdim ve size öğüt verdim. Gerçeği örten bir topluluk için nasıl üzülürüm?"
وَمَآ أَرْسَلْنَا فِى قَرْيَةٍ مِّن نَّبِىٍّ إِلَّآ أَخَذْنَآ أَهْلَهَا بِٱلْبَأْسَآءِ وَٱلضَّرَّآءِ لَعَلَّهُمْ يَضَّرَّعُونَ
Bir kasabaya bir peygamber gönderdiğimizde, halkını mutlaka sıkıntı ve darlıkla yakaladık; belki yalvarırlar diye.
ثُمَّ بَدَّلْنَا مَكَانَ ٱلسَّيِّئَةِ ٱلْحَسَنَةَ حَتَّىٰ عَفَوا۟ وَّقَالُوا۟ قَدْ مَسَّ ءَابَآءَنَا ٱلضَّرَّآءُ وَٱلسَّرَّآءُ فَأَخَذْنَٰهُم بَغْتَةً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ
Sonra kötülüğün yerine iyiliği değiştirdik. Nihayet çoğaldılar ve dediler ki: "Atalarımıza da darlık ve bolluk dokunmuştu." Bunun üzerine onları farkında değillerken ansızın yakaladık.
وَلَوْ أَنَّ أَهْلَ ٱلْقُرَىٰٓ ءَامَنُوا۟ وَٱتَّقَوْا۟ لَفَتَحْنَا عَلَيْهِم بَرَكَٰتٍ مِّنَ ٱلسَّمَآءِ وَٱلْأَرْضِ وَلَٰكِن كَذَّبُوا۟ فَأَخَذْنَٰهُم بِمَا كَانُوا۟ يَكْسِبُونَ
Kasabaların halkı iman edip sakınsaydı, üzerlerine gökten ve yerden bereketler açardık. Fakat yalanladılar; biz de kazandıkları yüzünden onları yakaladık.
أَفَأَمِنَ أَهْلُ ٱلْقُرَىٰٓ أَن يَأْتِيَهُم بَأْسُنَا بَيَٰتًا وَهُمْ نَآئِمُونَ
Kasabaların halkı, azabımızın kendilerine geceleyin uyurken gelmesinden güvende midir?
أَوَأَمِنَ أَهْلُ ٱلْقُرَىٰٓ أَن يَأْتِيَهُم بَأْسُنَا ضُحًى وَهُمْ يَلْعَبُونَ
Ya da kasabaların halkı, azabımızın kendilerine kuşluk vakti oynarlarken gelmesinden güvende midir?
أَفَأَمِنُوا۟ مَكْرَ ٱللَّهِ فَلَا يَأْمَنُ مَكْرَ ٱللَّهِ إِلَّا ٱلْقَوْمُ ٱلْخَٰسِرُونَ
Allah'ın düzeninden güvende mi oldular? Hüsrana uğrayan topluluktan başkası Allah'ın düzeninden güvende olmaz.
أَوَلَمْ يَهْدِ لِلَّذِينَ يَرِثُونَ ٱلْأَرْضَ مِنۢ بَعْدِ أَهْلِهَآ أَن لَّوْ نَشَآءُ أَصَبْنَٰهُم بِذُنُوبِهِمْ وَنَطْبَعُ عَلَىٰ قُلُوبِهِمْ فَهُمْ لَا يَسْمَعُونَ
Halkından sonra yeryüzüne mirasçı olanlara belli olmadı mı ki, dilersek günahları yüzünden onları çarparız ve kalplerini mühürleriz de artık işitmezler?
تِلْكَ ٱلْقُرَىٰ نَقُصُّ عَلَيْكَ مِنْ أَنۢبَآئِهَا وَلَقَدْ جَآءَتْهُمْ رُسُلُهُم بِٱلْبَيِّنَٰتِ فَمَا كَانُوا۟ لِيُؤْمِنُوا۟ بِمَا كَذَّبُوا۟ مِن قَبْلُ كَذَٰلِكَ يَطْبَعُ ٱللَّهُ عَلَىٰ قُلُوبِ ٱلْكَٰفِرِينَ
İşte o kasabalar; sana haberlerinden bir kısmını anlatıyoruz. Andolsun elçileri onlara apaçık delillerle geldi; fakat daha önce yalanladıkları şeye iman edecek değillerdi. Allah, gerçeği örtenlerin kalplerini işte böyle mühürler.
وَمَا وَجَدْنَا لِأَكْثَرِهِم مِّنْ عَهْدٍ وَإِن وَجَدْنَآ أَكْثَرَهُمْ لَفَٰسِقِينَ
Onların çoğunda bir söze bağlılık bulmadık; çoğunu ise gerçekten yoldan çıkmış bulduk.
ثُمَّ بَعَثْنَا مِنۢ بَعْدِهِم مُّوسَىٰ بِـَٔايَٰتِنَآ إِلَىٰ فِرْعَوْنَ وَمَلَإِي۟هِۦ فَظَلَمُوا۟ بِهَا فَٱنظُرْ كَيْفَ كَانَ عَٰقِبَةُ ٱلْمُفْسِدِينَ
Sonra onların ardından Mûsâ'yı ayetlerimizle Firavun'a ve ileri gelenlerine gönderdik; onlara haksızlık ettiler. Bozguncuların sonunun nasıl olduğuna bak.
وَقَالَ مُوسَىٰ يَٰفِرْعَوْنُ إِنِّى رَسُولٌ مِّن رَّبِّ ٱلْعَٰلَمِينَ
Mûsâ dedi ki: "Ey Firavun! Şüphesiz ben âlemlerin Rabbinden bir elçiyim.
حَقِيقٌ عَلَىٰٓ أَن لَّآ أَقُولَ عَلَى ٱللَّهِ إِلَّا ٱلْحَقَّ قَدْ جِئْتُكُم بِبَيِّنَةٍ مِّن رَّبِّكُمْ فَأَرْسِلْ مَعِىَ بَنِىٓ إِسْرَٰٓءِيلَ
Allah hakkında gerçekten başkasını söylememem gerekir. Size Rabbinizden apaçık bir delille geldim; İsrâiloğulları'nı benimle gönder."
قَالَ إِن كُنتَ جِئْتَ بِـَٔايَةٍ فَأْتِ بِهَآ إِن كُنتَ مِنَ ٱلصَّٰدِقِينَ
Dedi ki: "Bir ayet getirdiysen ve doğru söyleyenlerdensen, onu getir."
فَأَلْقَىٰ عَصَاهُ فَإِذَا هِىَ ثُعْبَانٌ مُّبِينٌ
Asasını attı; bir anda apaçık bir yılan oldu.
وَنَزَعَ يَدَهُۥ فَإِذَا هِىَ بَيْضَآءُ لِلنَّٰظِرِينَ
Elini çıkardı; bir anda bakanlar için bembeyaz oldu.
قَالَ ٱلْمَلَأُ مِن قَوْمِ فِرْعَوْنَ إِنَّ هَٰذَا لَسَٰحِرٌ عَلِيمٌ
Firavun'un kavminden ileri gelenler dedi ki: "Şüphesiz bu bilgili bir büyücüdür.
يُرِيدُ أَن يُخْرِجَكُم مِّنْ أَرْضِكُمْ فَمَاذَا تَأْمُرُونَ
Sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor. Ne buyurursunuz?"
قَالُوٓا۟ أَرْجِهْ وَأَخَاهُ وَأَرْسِلْ فِى ٱلْمَدَآئِنِ حَٰشِرِينَ
Dediler ki: "Onu ve kardeşini beklet ve şehirlere toplayıcılar gönder;
يَأْتُوكَ بِكُلِّ سَٰحِرٍ عَلِيمٍ
bütün bilgili büyücüleri sana getirsinler."
وَجَآءَ ٱلسَّحَرَةُ فِرْعَوْنَ قَالُوٓا۟ إِنَّ لَنَا لَأَجْرًا إِن كُنَّا نَحْنُ ٱلْغَٰلِبِينَ
Büyücüler Firavun'a geldi ve dediler ki: "Üstün gelenler biz olursak, şüphesiz bize bir karşılık var, değil mi?"
قَالَ نَعَمْ وَإِنَّكُمْ لَمِنَ ٱلْمُقَرَّبِينَ
Dedi ki: "Evet; şüphesiz siz yakınlardan olacaksınız."
قَالُوا۟ يَٰمُوسَىٰٓ إِمَّآ أَن تُلْقِىَ وَإِمَّآ أَن نَّكُونَ نَحْنُ ٱلْمُلْقِينَ
Dediler ki: "Ey Mûsâ! Sen mi atacaksın, yoksa atanlar biz mi olalım?"
قَالَ أَلْقُوا۟ فَلَمَّآ أَلْقَوْا۟ سَحَرُوٓا۟ أَعْيُنَ ٱلنَّاسِ وَٱسْتَرْهَبُوهُمْ وَجَآءُو بِسِحْرٍ عَظِيمٍ
Dedi ki: "Siz atın." Attıklarında, insanların gözlerini büyülediler, onları korkuttular ve büyük bir büyü getirdiler.
وَأَوْحَيْنَآ إِلَىٰ مُوسَىٰٓ أَنْ أَلْقِ عَصَاكَ فَإِذَا هِىَ تَلْقَفُ مَا يَأْفِكُونَ
Mûsâ'ya vahyettik: "Asanı at." Bir anda uydurduklarını yutuverdi.
فَوَقَعَ ٱلْحَقُّ وَبَطَلَ مَا كَانُوا۟ يَعْمَلُونَ
Böylece gerçek ortaya çıktı ve yaptıkları geçersiz oldu.
فَغُلِبُوا۟ هُنَالِكَ وَٱنقَلَبُوا۟ صَٰغِرِينَ
Orada yenildiler ve küçük düşenler olarak döndüler.
وَأُلْقِىَ ٱلسَّحَرَةُ سَٰجِدِينَ
Büyücüler secdeye kapandı.
قَالُوٓا۟ ءَامَنَّا بِرَبِّ ٱلْعَٰلَمِينَ
Dediler ki: "Âlemlerin Rabbine iman ettik;
رَبِّ مُوسَىٰ وَهَٰرُونَ
Mûsâ'nın ve Hârûn'un Rabbine."
قَالَ فِرْعَوْنُ ءَامَنتُم بِهِۦ قَبْلَ أَنْ ءَاذَنَ لَكُمْ إِنَّ هَٰذَا لَمَكْرٌ مَّكَرْتُمُوهُ فِى ٱلْمَدِينَةِ لِتُخْرِجُوا۟ مِنْهَآ أَهْلَهَا فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ
Firavun dedi ki: "Ben size izin vermeden ona iman ettiniz. Şüphesiz bu, halkını oradan çıkarmak için şehirde kurduğunuz bir düzendir; yakında bileceksiniz.
لَأُقَطِّعَنَّ أَيْدِيَكُمْ وَأَرْجُلَكُم مِّنْ خِلَٰفٍ ثُمَّ لَأُصَلِّبَنَّكُمْ أَجْمَعِينَ
Ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, sonra hepinizi asacağım."
قَالُوٓا۟ إِنَّآ إِلَىٰ رَبِّنَا مُنقَلِبُونَ
Dediler ki: "Şüphesiz biz Rabbimize dönenleriz.
وَمَا تَنقِمُ مِنَّآ إِلَّآ أَنْ ءَامَنَّا بِـَٔايَٰتِ رَبِّنَا لَمَّا جَآءَتْنَا رَبَّنَآ أَفْرِغْ عَلَيْنَا صَبْرًا وَتَوَفَّنَا مُسْلِمِينَ
Bize gelen Rabbimizin ayetlerine iman etmemizden başka bir şey için bizden öç almıyorsun. Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır ve bizi teslim olmuş olarak vefat ettir."
وَقَالَ ٱلْمَلَأُ مِن قَوْمِ فِرْعَوْنَ أَتَذَرُ مُوسَىٰ وَقَوْمَهُۥ لِيُفْسِدُوا۟ فِى ٱلْأَرْضِ وَيَذَرَكَ وَءَالِهَتَكَ قَالَ سَنُقَتِّلُ أَبْنَآءَهُمْ وَنَسْتَحْىِۦ نِسَآءَهُمْ وَإِنَّا فَوْقَهُمْ قَٰهِرُونَ
Firavun'un kavminden ileri gelenler dedi ki: "Mûsâ'yı ve kavmini, yeryüzünde bozgunculuk yapsınlar, seni ve ilahlarını bıraksınlar diye mi bırakacaksın?" Dedi ki: "Oğullarını öldüreceğiz ve kadınlarını sağ bırakacağız. Şüphesiz biz onların üstündeyiz."
قَالَ مُوسَىٰ لِقَوْمِهِ ٱسْتَعِينُوا۟ بِٱللَّهِ وَٱصْبِرُوٓا۟ إِنَّ ٱلْأَرْضَ لِلَّهِ يُورِثُهَا مَن يَشَآءُ مِنْ عِبَادِهِۦ وَٱلْعَٰقِبَةُ لِلْمُتَّقِينَ
Mûsâ kavmine dedi ki: "Allah'tan yardım isteyin ve sabredin. Şüphesiz yeryüzü Allah'ındır; kullarından dilediğini ona mirasçı kılar. Güzel son ise sakınanlarındır."
قَالُوٓا۟ أُوذِينَا مِن قَبْلِ أَن تَأْتِيَنَا وَمِنۢ بَعْدِ مَا جِئْتَنَا قَالَ عَسَىٰ رَبُّكُمْ أَن يُهْلِكَ عَدُوَّكُمْ وَيَسْتَخْلِفَكُمْ فِى ٱلْأَرْضِ فَيَنظُرَ كَيْفَ تَعْمَلُونَ
Dediler ki: "Sen bize gelmeden önce de, geldikten sonra da eziyet edildik." Dedi ki: "Umulur ki Rabbiniz düşmanınızı helak eder ve sizi yeryüzünde halifeler yapar da nasıl davrandığınıza bakar."
وَلَقَدْ أَخَذْنَآ ءَالَ فِرْعَوْنَ بِٱلسِّنِينَ وَنَقْصٍ مِّنَ ٱلثَّمَرَٰتِ لَعَلَّهُمْ يَذَّكَّرُونَ
Andolsun Firavun ailesini, belki öğüt alırlar diye kıtlık yıllarıyla ve ürün eksikliğiyle yakaladık.
فَإِذَا جَآءَتْهُمُ ٱلْحَسَنَةُ قَالُوا۟ لَنَا هَٰذِهِۦ وَإِن تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ يَطَّيَّرُوا۟ بِمُوسَىٰ وَمَن مَّعَهُۥٓ أَلَآ إِنَّمَا طَٰٓئِرُهُمْ عِندَ ٱللَّهِ وَلَٰكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ
Onlara bir iyilik geldiğinde "Bu bizimdir" derler; bir kötülük eriştiğinde ise Mûsâ'yı ve onunla birlikte olanları uğursuz sayarlardı. Bilin ki uğursuzlukları ancak Allah katındadır; fakat onların çoğu bilmez.
وَقَالُوا۟ مَهْمَا تَأْتِنَا بِهِۦ مِنْ ءَايَةٍ لِّتَسْحَرَنَا بِهَا فَمَا نَحْنُ لَكَ بِمُؤْمِنِينَ
Dediler ki: "Bizi büyülemek için hangi ayeti getirsen de, biz sana iman edecek değiliz."
فَأَرْسَلْنَا عَلَيْهِمُ ٱلطُّوفَانَ وَٱلْجَرَادَ وَٱلْقُمَّلَ وَٱلضَّفَادِعَ وَٱلدَّمَ ءَايَٰتٍ مُّفَصَّلَٰتٍ فَٱسْتَكْبَرُوا۟ وَكَانُوا۟ قَوْمًا مُّجْرِمِينَ
Üzerlerine tufan, çekirge, haşere, kurbağa ve kan gönderdik; ayrı ayrı ayetler olarak. Büyüklendiler ve suçlu bir topluluk oldular.
وَلَمَّا وَقَعَ عَلَيْهِمُ ٱلرِّجْزُ قَالُوا۟ يَٰمُوسَى ٱدْعُ لَنَا رَبَّكَ بِمَا عَهِدَ عِندَكَ لَئِن كَشَفْتَ عَنَّا ٱلرِّجْزَ لَنُؤْمِنَنَّ لَكَ وَلَنُرْسِلَنَّ مَعَكَ بَنِىٓ إِسْرَٰٓءِيلَ
Üzerlerine azap düştüğünde dediler ki: "Ey Mûsâ! Sana verdiği söz uyarınca bizim için Rabbine dua et. Bizden azabı kaldırırsan, sana mutlaka iman eder ve İsrâiloğulları'nı seninle göndeririz."
فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُمُ ٱلرِّجْزَ إِلَىٰٓ أَجَلٍ هُم بَٰلِغُوهُ إِذَا هُمْ يَنكُثُونَ
Ulaşacakları bir süreye kadar azabı onlardan kaldırdığımızda ise, hemen sözlerinden dönerlerdi.
فَٱنتَقَمْنَا مِنْهُمْ فَأَغْرَقْنَٰهُمْ فِى ٱلْيَمِّ بِأَنَّهُمْ كَذَّبُوا۟ بِـَٔايَٰتِنَا وَكَانُوا۟ عَنْهَا غَٰفِلِينَ
Onlardan öç aldık ve onları denizde boğduk; çünkü ayetlerimizi yalanladılar ve onlardan habersizdiler.
وَأَوْرَثْنَا ٱلْقَوْمَ ٱلَّذِينَ كَانُوا۟ يُسْتَضْعَفُونَ مَشَٰرِقَ ٱلْأَرْضِ وَمَغَٰرِبَهَا ٱلَّتِى بَٰرَكْنَا فِيهَا وَتَمَّتْ كَلِمَتُ رَبِّكَ ٱلْحُسْنَىٰ عَلَىٰ بَنِىٓ إِسْرَٰٓءِيلَ بِمَا صَبَرُوا۟ وَدَمَّرْنَا مَا كَانَ يَصْنَعُ فِرْعَوْنُ وَقَوْمُهُۥ وَمَا كَانُوا۟ يَعْرِشُونَ
Güçsüz sayılan topluluğu, bereketlendirdiğimiz yerin doğularına ve batılarına mirasçı yaptık. Rabbinin İsrâiloğulları'na verdiği güzel söz, sabretmeleri yüzünden tamamlandı. Firavun'un ve kavminin yaptıklarını ve yükselttiklerini yerle bir ettik.
وَجَٰوَزْنَا بِبَنِىٓ إِسْرَٰٓءِيلَ ٱلْبَحْرَ فَأَتَوْا۟ عَلَىٰ قَوْمٍ يَعْكُفُونَ عَلَىٰٓ أَصْنَامٍ لَّهُمْ قَالُوا۟ يَٰمُوسَى ٱجْعَل لَّنَآ إِلَٰهًا كَمَا لَهُمْ ءَالِهَةٌ قَالَ إِنَّكُمْ قَوْمٌ تَجْهَلُونَ
İsrâiloğulları'nı denizden geçirdik; kendilerine ait putlara tapan bir topluluğa rastladılar. Dediler ki: "Ey Mûsâ! Onların ilahları gibi bize de bir ilah yap." Dedi ki: "Şüphesiz siz bilgisizlik eden bir topluluksunuz.
إِنَّ هَٰٓؤُلَآءِ مُتَبَّرٌ مَّا هُمْ فِيهِ وَبَٰطِلٌ مَّا كَانُوا۟ يَعْمَلُونَ
Şüphesiz bunların içinde bulundukları şey yok olacaktır ve yaptıkları geçersizdir."
قَالَ أَغَيْرَ ٱللَّهِ أَبْغِيكُمْ إِلَٰهًا وَهُوَ فَضَّلَكُمْ عَلَى ٱلْعَٰلَمِينَ
Dedi ki: "Sizi âlemlere üstün kılmışken, size Allah'tan başka bir ilah mı arayayım?"
وَإِذْ أَنجَيْنَٰكُم مِّنْ ءَالِ فِرْعَوْنَ يَسُومُونَكُمْ سُوٓءَ ٱلْعَذَابِ يُقَتِّلُونَ أَبْنَآءَكُمْ وَيَسْتَحْيُونَ نِسَآءَكُمْ وَفِى ذَٰلِكُم بَلَآءٌ مِّن رَّبِّكُمْ عَظِيمٌ
Hani sizi Firavun ailesinden kurtarmıştık; size azabın kötüsünü tattırıyor, oğullarınızı öldürüyor ve kadınlarınızı sağ bırakıyorlardı. Bunda Rabbinizden büyük bir sınama vardı.
وَوَٰعَدْنَا مُوسَىٰ ثَلَٰثِينَ لَيْلَةً وَأَتْمَمْنَٰهَا بِعَشْرٍ فَتَمَّ مِيقَٰتُ رَبِّهِۦٓ أَرْبَعِينَ لَيْلَةً وَقَالَ مُوسَىٰ لِأَخِيهِ هَٰرُونَ ٱخْلُفْنِى فِى قَوْمِى وَأَصْلِحْ وَلَا تَتَّبِعْ سَبِيلَ ٱلْمُفْسِدِينَ
Mûsâ'ya otuz gece söz verdik ve onu on ile tamamladık; böylece Rabbinin belirlediği süre kırk geceye tamamlandı. Mûsâ kardeşi Hârûn'a dedi ki: "Kavmim içinde benim yerimi al, düzelt ve bozguncuların yoluna uyma."
وَلَمَّا جَآءَ مُوسَىٰ لِمِيقَٰتِنَا وَكَلَّمَهُۥ رَبُّهُۥ قَالَ رَبِّ أَرِنِىٓ أَنظُرْ إِلَيْكَ قَالَ لَن تَرَىٰنِى وَلَٰكِنِ ٱنظُرْ إِلَى ٱلْجَبَلِ فَإِنِ ٱسْتَقَرَّ مَكَانَهُۥ فَسَوْفَ تَرَىٰنِى فَلَمَّا تَجَلَّىٰ رَبُّهُۥ لِلْجَبَلِ جَعَلَهُۥ دَكًّا وَخَرَّ مُوسَىٰ صَعِقًا فَلَمَّآ أَفَاقَ قَالَ سُبْحَٰنَكَ تُبْتُ إِلَيْكَ وَأَنَا۠ أَوَّلُ ٱلْمُؤْمِنِينَ
Mûsâ belirlediğimiz vakitte gelip Rabbi onunla konuşunca dedi ki: "Rabbim! Bana kendini göster de sana bakayım." Buyurdu ki: "Beni asla göremezsin; fakat dağa bak, yerinde durursa beni göreceksin." Rabbi dağa göründüğünde onu paramparça etti ve Mûsâ baygın düştü. Ayıldığında dedi ki: "Seni tenzih ederim! Sana tövbe ettim ve ben müminlerin ilkiyim."
قَالَ يَٰمُوسَىٰٓ إِنِّى ٱصْطَفَيْتُكَ عَلَى ٱلنَّاسِ بِرِسَٰلَٰتِى وَبِكَلَٰمِى فَخُذْ مَآ ءَاتَيْتُكَ وَكُن مِّنَ ٱلشَّٰكِرِينَ
Buyurdu ki: "Ey Mûsâ! Gönderdiklerimle ve konuşmamla seni insanlar üzerine seçtim. Sana verdiğimi al ve şükredenlerden ol."
وَكَتَبْنَا لَهُۥ فِى ٱلْأَلْوَاحِ مِن كُلِّ شَىْءٍ مَّوْعِظَةً وَتَفْصِيلًا لِّكُلِّ شَىْءٍ فَخُذْهَا بِقُوَّةٍ وَأْمُرْ قَوْمَكَ يَأْخُذُوا۟ بِأَحْسَنِهَا سَأُو۟رِيكُمْ دَارَ ٱلْفَٰسِقِينَ
Ona levhalarda her şeyden bir öğüt ve her şeyin açıklamasını yazdık: "Bunları güçle al ve kavmine emret; en güzelini alsınlar. Size yoldan çıkanların yurdunu göstereceğim."
سَأَصْرِفُ عَنْ ءَايَٰتِىَ ٱلَّذِينَ يَتَكَبَّرُونَ فِى ٱلْأَرْضِ بِغَيْرِ ٱلْحَقِّ وَإِن يَرَوْا۟ كُلَّ ءَايَةٍ لَّا يُؤْمِنُوا۟ بِهَا وَإِن يَرَوْا۟ سَبِيلَ ٱلرُّشْدِ لَا يَتَّخِذُوهُ سَبِيلًا وَإِن يَرَوْا۟ سَبِيلَ ٱلْغَىِّ يَتَّخِذُوهُ سَبِيلًا ذَٰلِكَ بِأَنَّهُمْ كَذَّبُوا۟ بِـَٔايَٰتِنَا وَكَانُوا۟ عَنْهَا غَٰفِلِينَ
Yeryüzünde haksız yere büyüklenenleri ayetlerimden çevireceğim. Her ayeti görseler de ona iman etmezler; doğru yolu görseler onu yol edinmezler; sapkınlık yolunu görseler onu yol edinirler. Bu, ayetlerimizi yalanlamaları ve onlardan habersiz olmaları yüzündendir.
وَٱلَّذِينَ كَذَّبُوا۟ بِـَٔايَٰتِنَا وَلِقَآءِ ٱلْـَٔاخِرَةِ حَبِطَتْ أَعْمَٰلُهُمْ هَلْ يُجْزَوْنَ إِلَّا مَا كَانُوا۟ يَعْمَلُونَ
Ayetlerimizi ve ahirete kavuşmayı yalanlayanların yaptıkları boşa gitmiştir. Yaptıklarından başkasıyla mı karşılık görecekler?
وَٱتَّخَذَ قَوْمُ مُوسَىٰ مِنۢ بَعْدِهِۦ مِنْ حُلِيِّهِمْ عِجْلًا جَسَدًا لَّهُۥ خُوَارٌ أَلَمْ يَرَوْا۟ أَنَّهُۥ لَا يُكَلِّمُهُمْ وَلَا يَهْدِيهِمْ سَبِيلًا ٱتَّخَذُوهُ وَكَانُوا۟ ظَٰلِمِينَ
Mûsâ'nın kavmi, ondan sonra süs eşyalarından böğüren bir buzağı heykeli edindi. Görmediler mi ki o, kendileriyle konuşmuyor ve onlara bir yol göstermiyor? Onu edindiler ve zalimler oldular.
وَلَمَّا سُقِطَ فِىٓ أَيْدِيهِمْ وَرَأَوْا۟ أَنَّهُمْ قَدْ ضَلُّوا۟ قَالُوا۟ لَئِن لَّمْ يَرْحَمْنَا رَبُّنَا وَيَغْفِرْ لَنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ ٱلْخَٰسِرِينَ
Ellerine düşürülüp saptıklarını gördüklerinde dediler ki: "Rabbimiz bize merhamet etmez ve bizi bağışlamazsa, mutlaka hüsrana uğrayanlardan oluruz."
وَلَمَّا رَجَعَ مُوسَىٰٓ إِلَىٰ قَوْمِهِۦ غَضْبَٰنَ أَسِفًا قَالَ بِئْسَمَا خَلَفْتُمُونِى مِنۢ بَعْدِىٓ أَعَجِلْتُمْ أَمْرَ رَبِّكُمْ وَأَلْقَى ٱلْأَلْوَاحَ وَأَخَذَ بِرَأْسِ أَخِيهِ يَجُرُّهُۥٓ إِلَيْهِ قَالَ ٱبْنَ أُمَّ إِنَّ ٱلْقَوْمَ ٱسْتَضْعَفُونِى وَكَادُوا۟ يَقْتُلُونَنِى فَلَا تُشْمِتْ بِىَ ٱلْأَعْدَآءَ وَلَا تَجْعَلْنِى مَعَ ٱلْقَوْمِ ٱلظَّٰلِمِينَ
Mûsâ, kavmine öfkeli ve üzgün olarak döndüğünde dedi ki: "Ardımdan yerime ne kötü geçtiniz! Rabbinizin emrini acele mi ettiniz?" Levhaları attı, kardeşinin başından tutup kendine çekti. Dedi ki: "Anamın oğlu! Şüphesiz bu topluluk beni güçsüz gördü ve neredeyse beni öldürüyorlardı. Düşmanları bana sevindirme ve beni zalim toplulukla birlikte kılma."
قَالَ رَبِّ ٱغْفِرْ لِى وَلِأَخِى وَأَدْخِلْنَا فِى رَحْمَتِكَ وَأَنتَ أَرْحَمُ ٱلرَّٰحِمِينَ
Dedi ki: "Rabbim! Beni ve kardeşimi bağışla ve bizi rahmetine koy. Sen, merhamet edenlerin en merhametlisisin."
إِنَّ ٱلَّذِينَ ٱتَّخَذُوا۟ ٱلْعِجْلَ سَيَنَالُهُمْ غَضَبٌ مِّن رَّبِّهِمْ وَذِلَّةٌ فِى ٱلْحَيَوٰةِ ٱلدُّنْيَا وَكَذَٰلِكَ نَجْزِى ٱلْمُفْتَرِينَ
Buzağıyı edinenlere, Rablerinden bir öfke ve dünya hayatında bir küçüklük erişecektir. Uyduranlara işte böyle karşılık veririz.
وَٱلَّذِينَ عَمِلُوا۟ ٱلسَّيِّـَٔاتِ ثُمَّ تَابُوا۟ مِنۢ بَعْدِهَا وَءَامَنُوٓا۟ إِنَّ رَبَّكَ مِنۢ بَعْدِهَا لَغَفُورٌ رَّحِيمٌ
Kötülükler işleyip sonra ardından tövbe eden ve iman edenlere gelince; şüphesiz Rabbin, bunun ardından çok bağışlayan, çok merhamet edendir.
وَلَمَّا سَكَتَ عَن مُّوسَى ٱلْغَضَبُ أَخَذَ ٱلْأَلْوَاحَ وَفِى نُسْخَتِهَا هُدًى وَرَحْمَةٌ لِّلَّذِينَ هُمْ لِرَبِّهِمْ يَرْهَبُونَ
Mûsâ'nın öfkesi dindiğinde levhaları aldı. Onların yazısında, Rablerinden korkanlar için bir yol gösterme ve rahmet vardı.
وَٱخْتَارَ مُوسَىٰ قَوْمَهُۥ سَبْعِينَ رَجُلًا لِّمِيقَٰتِنَا فَلَمَّآ أَخَذَتْهُمُ ٱلرَّجْفَةُ قَالَ رَبِّ لَوْ شِئْتَ أَهْلَكْتَهُم مِّن قَبْلُ وَإِيَّٰىَ أَتُهْلِكُنَا بِمَا فَعَلَ ٱلسُّفَهَآءُ مِنَّآ إِنْ هِىَ إِلَّا فِتْنَتُكَ تُضِلُّ بِهَا مَن تَشَآءُ وَتَهْدِى مَن تَشَآءُ أَنتَ وَلِيُّنَا فَٱغْفِرْ لَنَا وَٱرْحَمْنَا وَأَنتَ خَيْرُ ٱلْغَٰفِرِينَ
Mûsâ, belirlediğimiz vakit için kavminden yetmiş adam seçti. Onları o sarsıntı yakaladığında dedi ki: "Rabbim! Dileseydin daha önce onları da beni de helak ederdin. İçimizdeki akılsızların yaptığı yüzünden bizi helak eder misin? Bu, ancak senin sınamandır; onunla dilediğini saptırır, dilediğini doğru yola iletirsin. Sen bizim dostumuzsun; bizi bağışla ve bize merhamet et. Sen bağışlayanların en hayırlısısın.
وَٱكْتُبْ لَنَا فِى هَٰذِهِ ٱلدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِى ٱلْـَٔاخِرَةِ إِنَّا هُدْنَآ إِلَيْكَ قَالَ عَذَابِىٓ أُصِيبُ بِهِۦ مَنْ أَشَآءُ وَرَحْمَتِى وَسِعَتْ كُلَّ شَىْءٍ فَسَأَكْتُبُهَا لِلَّذِينَ يَتَّقُونَ وَيُؤْتُونَ ٱلزَّكَوٰةَ وَٱلَّذِينَ هُم بِـَٔايَٰتِنَا يُؤْمِنُونَ
Bize bu dünyada da ahirette de iyilik yaz; şüphesiz biz sana yöneldik." Buyurdu ki: "Azabıma dilediğimi uğratırım; rahmetim ise her şeyi kaplamıştır. Onu, sakınanlara, zekâtı verenlere ve ayetlerimize iman edenlere yazacağım.
ٱلَّذِينَ يَتَّبِعُونَ ٱلرَّسُولَ ٱلنَّبِىَّ ٱلْأُمِّىَّ ٱلَّذِى يَجِدُونَهُۥ مَكْتُوبًا عِندَهُمْ فِى ٱلتَّوْرَىٰةِ وَٱلْإِنجِيلِ يَأْمُرُهُم بِٱلْمَعْرُوفِ وَيَنْهَىٰهُمْ عَنِ ٱلْمُنكَرِ وَيُحِلُّ لَهُمُ ٱلطَّيِّبَٰتِ وَيُحَرِّمُ عَلَيْهِمُ ٱلْخَبَٰٓئِثَ وَيَضَعُ عَنْهُمْ إِصْرَهُمْ وَٱلْأَغْلَٰلَ ٱلَّتِى كَانَتْ عَلَيْهِمْ فَٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ بِهِۦ وَعَزَّرُوهُ وَنَصَرُوهُ وَٱتَّبَعُوا۟ ٱلنُّورَ ٱلَّذِىٓ أُنزِلَ مَعَهُۥٓ أُو۟لَٰٓئِكَ هُمُ ٱلْمُفْلِحُونَ
Onlar, yanlarındaki Tevrat'ta ve İncil'de yazılı buldukları o ümmî peygambere uyanlardır; onlara iyiliği emreder, kötülüğü yasaklar, temiz şeyleri helal, pis şeyleri haram kılar ve üzerlerindeki ağırlığı ile boyunlarındaki bağları kaldırır. Ona iman eden, onu destekleyen, ona yardım eden ve onunla indirilen nura uyanlar; işte onlar kurtuluşa erenlerdir."
قُلْ يَٰٓأَيُّهَا ٱلنَّاسُ إِنِّى رَسُولُ ٱللَّهِ إِلَيْكُمْ جَمِيعًا ٱلَّذِى لَهُۥ مُلْكُ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ لَآ إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ يُحْىِۦ وَيُمِيتُ فَـَٔامِنُوا۟ بِٱللَّهِ وَرَسُولِهِ ٱلنَّبِىِّ ٱلْأُمِّىِّ ٱلَّذِى يُؤْمِنُ بِٱللَّهِ وَكَلِمَٰتِهِۦ وَٱتَّبِعُوهُ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ
De ki: Ey insanlar! Şüphesiz ben, göklerin ve yerin hükümranlığı kendisine ait olan Allah'ın hepinize gönderdiği elçisiyim. O'ndan başka ilah yoktur; diriltir ve öldürür. Öyleyse Allah'a ve Allah'a ve sözlerine iman eden ümmî peygamber olan elçisine iman edin; ona uyun ki doğru yolu bulasınız.
وَمِن قَوْمِ مُوسَىٰٓ أُمَّةٌ يَهْدُونَ بِٱلْحَقِّ وَبِهِۦ يَعْدِلُونَ
Mûsâ'nın kavminden, gerçekle yol gösteren ve onunla adalet eden bir topluluk vardır.
وَقَطَّعْنَٰهُمُ ٱثْنَتَىْ عَشْرَةَ أَسْبَاطًا أُمَمًا وَأَوْحَيْنَآ إِلَىٰ مُوسَىٰٓ إِذِ ٱسْتَسْقَىٰهُ قَوْمُهُۥٓ أَنِ ٱضْرِب بِّعَصَاكَ ٱلْحَجَرَ فَٱنۢبَجَسَتْ مِنْهُ ٱثْنَتَا عَشْرَةَ عَيْنًا قَدْ عَلِمَ كُلُّ أُنَاسٍ مَّشْرَبَهُمْ وَظَلَّلْنَا عَلَيْهِمُ ٱلْغَمَٰمَ وَأَنزَلْنَا عَلَيْهِمُ ٱلْمَنَّ وَٱلسَّلْوَىٰ كُلُوا۟ مِن طَيِّبَٰتِ مَا رَزَقْنَٰكُمْ وَمَا ظَلَمُونَا وَلَٰكِن كَانُوٓا۟ أَنفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ
Onları on iki torun, birer topluluk olarak ayırdık. Kavmi ondan su istediğinde Mûsâ'ya vahyettik: "Asanla taşa vur." Ondan on iki pınar fışkırdı; her topluluk içeceği yeri bildi. Üzerlerine bulutu gölge yaptık, onlara kudret helvası ve bıldırcın indirdik: "Size rızık olarak verdiğimiz temiz şeylerden yiyin." Bize zulmetmediler; fakat kendilerine zulmediyorlardı.
وَإِذْ قِيلَ لَهُمُ ٱسْكُنُوا۟ هَٰذِهِ ٱلْقَرْيَةَ وَكُلُوا۟ مِنْهَا حَيْثُ شِئْتُمْ وَقُولُوا۟ حِطَّةٌ وَٱدْخُلُوا۟ ٱلْبَابَ سُجَّدًا نَّغْفِرْ لَكُمْ خَطِيٓـَٰٔتِكُمْ سَنَزِيدُ ٱلْمُحْسِنِينَ
Onlara denildiğinde: "Şu kasabada oturun, dilediğiniz yerden yiyin, 'Bağışla' deyin ve kapıdan secde ederek girin ki hatalarınızı bağışlayalım. İyilik yapanlara artıracağız."
فَبَدَّلَ ٱلَّذِينَ ظَلَمُوا۟ مِنْهُمْ قَوْلًا غَيْرَ ٱلَّذِى قِيلَ لَهُمْ فَأَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ رِجْزًا مِّنَ ٱلسَّمَآءِ بِمَا كَانُوا۟ يَظْلِمُونَ
İçlerinden zulmedenler, kendilerine söylenen sözü başka bir sözle değiştirdi. Zulmetmeleri yüzünden üzerlerine gökten bir azap gönderdik.
وَسْـَٔلْهُمْ عَنِ ٱلْقَرْيَةِ ٱلَّتِى كَانَتْ حَاضِرَةَ ٱلْبَحْرِ إِذْ يَعْدُونَ فِى ٱلسَّبْتِ إِذْ تَأْتِيهِمْ حِيتَانُهُمْ يَوْمَ سَبْتِهِمْ شُرَّعًا وَيَوْمَ لَا يَسْبِتُونَ لَا تَأْتِيهِمْ كَذَٰلِكَ نَبْلُوهُم بِمَا كَانُوا۟ يَفْسُقُونَ
Onlara, deniz kıyısındaki kasabayı sor. Hani cumartesi konusunda haddi aşıyorlardı; cumartesi günü balıkları kendilerine akın akın geliyor, cumartesi dışında ise gelmiyordu. Yoldan çıkmaları yüzünden onları işte böyle sınıyorduk.
وَإِذْ قَالَتْ أُمَّةٌ مِّنْهُمْ لِمَ تَعِظُونَ قَوْمًا ٱللَّهُ مُهْلِكُهُمْ أَوْ مُعَذِّبُهُمْ عَذَابًا شَدِيدًا قَالُوا۟ مَعْذِرَةً إِلَىٰ رَبِّكُمْ وَلَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ
İçlerinden bir topluluk dedi ki: "Allah'ın helak edeceği ya da şiddetli bir azapla cezalandıracağı bir topluluğa neden öğüt veriyorsunuz?" Dediler ki: "Rabbinize bir mazeret olsun ve belki sakınırlar diye."
فَلَمَّا نَسُوا۟ مَا ذُكِّرُوا۟ بِهِۦٓ أَنجَيْنَا ٱلَّذِينَ يَنْهَوْنَ عَنِ ٱلسُّوٓءِ وَأَخَذْنَا ٱلَّذِينَ ظَلَمُوا۟ بِعَذَابٍۭ بَـِٔيسٍۭ بِمَا كَانُوا۟ يَفْسُقُونَ
Kendilerine hatırlatılanı unuttuklarında, kötülükten alıkoyanları kurtardık; zulmedenleri ise yoldan çıkmaları yüzünden çetin bir azapla yakaladık.
فَلَمَّا عَتَوْا۟ عَن مَّا نُهُوا۟ عَنْهُ قُلْنَا لَهُمْ كُونُوا۟ قِرَدَةً خَٰسِـِٔينَ
Yasaklandıkları şeyde haddi aştıklarında onlara dedik ki: "Aşağılık maymunlar olun."
وَإِذْ تَأَذَّنَ رَبُّكَ لَيَبْعَثَنَّ عَلَيْهِمْ إِلَىٰ يَوْمِ ٱلْقِيَٰمَةِ مَن يَسُومُهُمْ سُوٓءَ ٱلْعَذَابِ إِنَّ رَبَّكَ لَسَرِيعُ ٱلْعِقَابِ وَإِنَّهُۥ لَغَفُورٌ رَّحِيمٌ
Hani Rabbin, kıyamet gününe kadar üzerlerine azabın kötüsünü uygulayacak kimseleri göndereceğini bildirmişti. Şüphesiz Rabbin cezası çabuk olandır ve şüphesiz O çok bağışlayan, çok merhamet edendir.
وَقَطَّعْنَٰهُمْ فِى ٱلْأَرْضِ أُمَمًا مِّنْهُمُ ٱلصَّٰلِحُونَ وَمِنْهُمْ دُونَ ذَٰلِكَ وَبَلَوْنَٰهُم بِٱلْحَسَنَٰتِ وَٱلسَّيِّـَٔاتِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ
Onları yeryüzünde topluluklara ayırdık. İçlerinde salih olanlar da vardır, olmayanlar da. Belki dönerler diye onları iyiliklerle ve kötülüklerle sınadık.
فَخَلَفَ مِنۢ بَعْدِهِمْ خَلْفٌ وَرِثُوا۟ ٱلْكِتَٰبَ يَأْخُذُونَ عَرَضَ هَٰذَا ٱلْأَدْنَىٰ وَيَقُولُونَ سَيُغْفَرُ لَنَا وَإِن يَأْتِهِمْ عَرَضٌ مِّثْلُهُۥ يَأْخُذُوهُ أَلَمْ يُؤْخَذْ عَلَيْهِم مِّيثَٰقُ ٱلْكِتَٰبِ أَن لَّا يَقُولُوا۟ عَلَى ٱللَّهِ إِلَّا ٱلْحَقَّ وَدَرَسُوا۟ مَا فِيهِ وَٱلدَّارُ ٱلْـَٔاخِرَةُ خَيْرٌ لِّلَّذِينَ يَتَّقُونَ أَفَلَا تَعْقِلُونَ
Onların ardından, kitaba mirasçı olan bir nesil geldi. Şu değersiz dünyanın geçici malını alıyor ve "Bize bağışlanacak" diyorlar. Onun benzeri bir mal daha gelse, onu da alırlardı. Kitapta, Allah hakkında gerçekten başkasını söylememelerine dair kendilerinden söz alınmamış mıydı? Oysa onda olanı okumuşlardı. Sakınanlar için ahiret yurdu daha hayırlıdır. Hâlâ akletmez misiniz?
وَٱلَّذِينَ يُمَسِّكُونَ بِٱلْكِتَٰبِ وَأَقَامُوا۟ ٱلصَّلَوٰةَ إِنَّا لَا نُضِيعُ أَجْرَ ٱلْمُصْلِحِينَ
Kitaba sarılanlar ve namazı kılanlar; şüphesiz biz, düzeltenlerin karşılığını boşa çıkarmayız.
وَإِذْ نَتَقْنَا ٱلْجَبَلَ فَوْقَهُمْ كَأَنَّهُۥ ظُلَّةٌ وَظَنُّوٓا۟ أَنَّهُۥ وَاقِعٌۢ بِهِمْ خُذُوا۟ مَآ ءَاتَيْنَٰكُم بِقُوَّةٍ وَٱذْكُرُوا۟ مَا فِيهِ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ
Hani dağı, bir gölgelik gibi üzerlerine kaldırmıştık ve üzerlerine düşeceğini sanmışlardı: "Size verdiğimizi güçle alın ve içindekini anın; belki sakınırsınız."
وَإِذْ أَخَذَ رَبُّكَ مِنۢ بَنِىٓ ءَادَمَ مِن ظُهُورِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَأَشْهَدَهُمْ عَلَىٰٓ أَنفُسِهِمْ أَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ قَالُوا۟ بَلَىٰ شَهِدْنَآ أَن تَقُولُوا۟ يَوْمَ ٱلْقِيَٰمَةِ إِنَّا كُنَّا عَنْ هَٰذَا غَٰفِلِينَ
Hani Rabbin, Âdemoğulları'nın belinden soylarını almış ve onları kendilerine şahit tutmuştu: "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" Dediler ki: "Evet, şahitlik ettik." Kıyamet günü "Biz bundan habersizdik" demeyesiniz diye.
أَوْ تَقُولُوٓا۟ إِنَّمَآ أَشْرَكَ ءَابَآؤُنَا مِن قَبْلُ وَكُنَّا ذُرِّيَّةً مِّنۢ بَعْدِهِمْ أَفَتُهْلِكُنَا بِمَا فَعَلَ ٱلْمُبْطِلُونَ
Ya da "Daha önce atalarımız ortak koştu; biz ise onlardan sonra gelen bir nesiliz. Batılı işleyenlerin yaptığı yüzünden bizi helak eder misin?" demeyesiniz diye.
وَكَذَٰلِكَ نُفَصِّلُ ٱلْـَٔايَٰتِ وَلَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ
Ayetleri işte böyle açıklıyoruz; belki dönerler.
وَٱتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَأَ ٱلَّذِىٓ ءَاتَيْنَٰهُ ءَايَٰتِنَا فَٱنسَلَخَ مِنْهَا فَأَتْبَعَهُ ٱلشَّيْطَٰنُ فَكَانَ مِنَ ٱلْغَاوِينَ
Onlara, kendisine ayetlerimizi verdiğimiz kimsenin haberini oku; ondan sıyrıldı, şeytan onu peşine taktı ve azgınlardan oldu.
وَلَوْ شِئْنَا لَرَفَعْنَٰهُ بِهَا وَلَٰكِنَّهُۥٓ أَخْلَدَ إِلَى ٱلْأَرْضِ وَٱتَّبَعَ هَوَىٰهُ فَمَثَلُهُۥ كَمَثَلِ ٱلْكَلْبِ إِن تَحْمِلْ عَلَيْهِ يَلْهَثْ أَوْ تَتْرُكْهُ يَلْهَث ذَّٰلِكَ مَثَلُ ٱلْقَوْمِ ٱلَّذِينَ كَذَّبُوا۟ بِـَٔايَٰتِنَا فَٱقْصُصِ ٱلْقَصَصَ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ
Dileseydik onu bunlarla yükseltirdik; fakat o yere saplandı ve arzusuna uydu. Onun durumu, üzerine varsan da dilini çıkarıp soluyan, bıraksan da dilini çıkarıp soluyan köpeğe benzer. İşte ayetlerimizi yalanlayan topluluğun durumu budur. Bu haberi anlat; belki düşünürler.
سَآءَ مَثَلًا ٱلْقَوْمُ ٱلَّذِينَ كَذَّبُوا۟ بِـَٔايَٰتِنَا وَأَنفُسَهُمْ كَانُوا۟ يَظْلِمُونَ
Ayetlerimizi yalanlayan ve kendilerine zulmeden topluluğun durumu ne kötüdür!
مَن يَهْدِ ٱللَّهُ فَهُوَ ٱلْمُهْتَدِى وَمَن يُضْلِلْ فَأُو۟لَٰٓئِكَ هُمُ ٱلْخَٰسِرُونَ
Allah kimi doğru yola iletirse, doğru yolu bulan odur. Kimi saptırırsa, işte onlar hüsrana uğrayanlardır.
وَلَقَدْ ذَرَأْنَا لِجَهَنَّمَ كَثِيرًا مِّنَ ٱلْجِنِّ وَٱلْإِنسِ لَهُمْ قُلُوبٌ لَّا يَفْقَهُونَ بِهَا وَلَهُمْ أَعْيُنٌ لَّا يُبْصِرُونَ بِهَا وَلَهُمْ ءَاذَانٌ لَّا يَسْمَعُونَ بِهَآ أُو۟لَٰٓئِكَ كَٱلْأَنْعَٰمِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ أُو۟لَٰٓئِكَ هُمُ ٱلْغَٰفِلُونَ
Andolsun cinlerden ve insanlardan çoğunu cehennem için var ettik; kalpleri vardır, onunla anlamazlar; gözleri vardır, onunla görmezler; kulakları vardır, onunla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da sapkındır. İşte onlar habersizlerdir.
وَلِلَّهِ ٱلْأَسْمَآءُ ٱلْحُسْنَىٰ فَٱدْعُوهُ بِهَا وَذَرُوا۟ ٱلَّذِينَ يُلْحِدُونَ فِىٓ أَسْمَٰٓئِهِۦ سَيُجْزَوْنَ مَا كَانُوا۟ يَعْمَلُونَ
En güzel isimler Allah'ındır; O'na onlarla dua edin. O'nun isimleri konusunda eğriliğe sapanları bırakın; yaptıklarının karşılığını göreceklerdir.
وَمِمَّنْ خَلَقْنَآ أُمَّةٌ يَهْدُونَ بِٱلْحَقِّ وَبِهِۦ يَعْدِلُونَ
Yarattıklarımızdan, gerçekle yol gösteren ve onunla adalet eden bir topluluk vardır.
وَٱلَّذِينَ كَذَّبُوا۟ بِـَٔايَٰتِنَا سَنَسْتَدْرِجُهُم مِّنْ حَيْثُ لَا يَعْلَمُونَ
Ayetlerimizi yalanlayanları ise, bilmedikleri yerden derece derece götüreceğiz.
وَأُمْلِى لَهُمْ إِنَّ كَيْدِى مَتِينٌ
Onlara süre tanırım; şüphesiz düzenim sağlamdır.
أَوَلَمْ يَتَفَكَّرُوا۟ مَا بِصَاحِبِهِم مِّن جِنَّةٍ إِنْ هُوَ إِلَّا نَذِيرٌ مُّبِينٌ
Düşünmediler mi? Arkadaşlarında bir delilik yoktur; o ancak apaçık bir uyarıcıdır.
أَوَلَمْ يَنظُرُوا۟ فِى مَلَكُوتِ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ وَمَا خَلَقَ ٱللَّهُ مِن شَىْءٍ وَأَنْ عَسَىٰٓ أَن يَكُونَ قَدِ ٱقْتَرَبَ أَجَلُهُمْ فَبِأَىِّ حَدِيثٍۭ بَعْدَهُۥ يُؤْمِنُونَ
Göklerin ve yerin hükümranlığına, Allah'ın yarattığı şeylere ve sürelerinin yaklaşmış olabileceğine bakmadılar mı? Bundan sonra hangi söze iman edecekler?
مَن يُضْلِلِ ٱللَّهُ فَلَا هَادِىَ لَهُۥ وَيَذَرُهُمْ فِى طُغْيَٰنِهِمْ يَعْمَهُونَ
Allah kimi saptırırsa, ona yol gösteren olmaz. Onları azgınlıkları içinde bocalar hâlde bırakır.
يَسْـَٔلُونَكَ عَنِ ٱلسَّاعَةِ أَيَّانَ مُرْسَىٰهَا قُلْ إِنَّمَا عِلْمُهَا عِندَ رَبِّى لَا يُجَلِّيهَا لِوَقْتِهَآ إِلَّا هُوَ ثَقُلَتْ فِى ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ لَا تَأْتِيكُمْ إِلَّا بَغْتَةً يَسْـَٔلُونَكَ كَأَنَّكَ حَفِىٌّ عَنْهَا قُلْ إِنَّمَا عِلْمُهَا عِندَ ٱللَّهِ وَلَٰكِنَّ أَكْثَرَ ٱلنَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ
Sana o saati soruyorlar: "Ne zaman gelip çatacak?" De ki: Onun bilgisi ancak Rabbimin katındadır. Vaktinde onu ancak O açığa çıkarır. Göklerde ve yerde ağır gelmiştir; size ancak ansızın gelir. Sanki sen onu iyice biliyormuşsun gibi sana soruyorlar. De ki: Onun bilgisi ancak Allah katındadır; fakat insanların çoğu bilmez.
قُل لَّآ أَمْلِكُ لِنَفْسِى نَفْعًا وَلَا ضَرًّا إِلَّا مَا شَآءَ ٱللَّهُ وَلَوْ كُنتُ أَعْلَمُ ٱلْغَيْبَ لَٱسْتَكْثَرْتُ مِنَ ٱلْخَيْرِ وَمَا مَسَّنِىَ ٱلسُّوٓءُ إِنْ أَنَا۠ إِلَّا نَذِيرٌ وَبَشِيرٌ لِّقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ
De ki: Allah'ın dilemesi dışında, kendim için bir yarar ya da zarara gücüm yetmez. Gaybı bilseydim, mutlaka hayrı çoğaltırdım ve bana kötülük dokunmazdı. Ben ancak, iman eden bir topluluk için bir uyarıcı ve müjdeciyim.
هُوَ ٱلَّذِى خَلَقَكُم مِّن نَّفْسٍ وَٰحِدَةٍ وَجَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا لِيَسْكُنَ إِلَيْهَا فَلَمَّا تَغَشَّىٰهَا حَمَلَتْ حَمْلًا خَفِيفًا فَمَرَّتْ بِهِۦ فَلَمَّآ أَثْقَلَت دَّعَوَا ٱللَّهَ رَبَّهُمَا لَئِنْ ءَاتَيْتَنَا صَٰلِحًا لَّنَكُونَنَّ مِنَ ٱلشَّٰكِرِينَ
Sizi tek bir nefisten yaratan ve ona ısınsın diye ondan eşini var eden O'dur. Onu örttüğünde, hafif bir yük taşıdı ve onunla gezindi. Ağırlaştığında, ikisi de Rableri olan Allah'a dua etti: "Bize salih bir çocuk verirsen, mutlaka şükredenlerden oluruz."
فَلَمَّآ ءَاتَىٰهُمَا صَٰلِحًا جَعَلَا لَهُۥ شُرَكَآءَ فِيمَآ ءَاتَىٰهُمَا فَتَعَٰلَى ٱللَّهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ
Onlara salih bir çocuk verdiğinde ise, kendilerine verdiği konusunda O'na ortaklar saydılar. Allah, ortak koştuklarından uzaktır, yücedir.
أَيُشْرِكُونَ مَا لَا يَخْلُقُ شَيْـًٔا وَهُمْ يُخْلَقُونَ
Hiçbir şey yaratmayan ve kendileri yaratılmış olan şeyleri mi ortak koşuyorlar?
وَلَا يَسْتَطِيعُونَ لَهُمْ نَصْرًا وَلَآ أَنفُسَهُمْ يَنصُرُونَ
Onlara yardım etmeye güçleri yetmez; kendilerine de yardım edemezler.
وَإِن تَدْعُوهُمْ إِلَى ٱلْهُدَىٰ لَا يَتَّبِعُوكُمْ سَوَآءٌ عَلَيْكُمْ أَدَعَوْتُمُوهُمْ أَمْ أَنتُمْ صَٰمِتُونَ
Onları doğru yola çağırsanız size uymazlar. Onları çağırsanız da sussanız da sizin için birdir.
إِنَّ ٱلَّذِينَ تَدْعُونَ مِن دُونِ ٱللَّهِ عِبَادٌ أَمْثَالُكُمْ فَٱدْعُوهُمْ فَلْيَسْتَجِيبُوا۟ لَكُمْ إِن كُنتُمْ صَٰدِقِينَ
Allah'ı bırakıp yalvardıklarınız, sizin gibi kullardır. Doğru söylüyorsanız, onları çağırın da size karşılık versinler.
أَلَهُمْ أَرْجُلٌ يَمْشُونَ بِهَآ أَمْ لَهُمْ أَيْدٍ يَبْطِشُونَ بِهَآ أَمْ لَهُمْ أَعْيُنٌ يُبْصِرُونَ بِهَآ أَمْ لَهُمْ ءَاذَانٌ يَسْمَعُونَ بِهَا قُلِ ٱدْعُوا۟ شُرَكَآءَكُمْ ثُمَّ كِيدُونِ فَلَا تُنظِرُونِ
Yürüyecekleri ayakları mı var? Tutacakları elleri mi var? Görecekleri gözleri mi var? İşitecekleri kulakları mı var? De ki: Ortaklarınızı çağırın, sonra bana tuzak kurun ve bana süre tanımayın.
إِنَّ وَلِـِّۧىَ ٱللَّهُ ٱلَّذِى نَزَّلَ ٱلْكِتَٰبَ وَهُوَ يَتَوَلَّى ٱلصَّٰلِحِينَ
Şüphesiz benim dostum, kitabı indiren Allah'tır ve O, salihleri dost edinir.
وَٱلَّذِينَ تَدْعُونَ مِن دُونِهِۦ لَا يَسْتَطِيعُونَ نَصْرَكُمْ وَلَآ أَنفُسَهُمْ يَنصُرُونَ
O'ndan başka yalvardıklarınız, size yardım etmeye güç yetiremez; kendilerine de yardım edemezler.
وَإِن تَدْعُوهُمْ إِلَى ٱلْهُدَىٰ لَا يَسْمَعُوا۟ وَتَرَىٰهُمْ يَنظُرُونَ إِلَيْكَ وَهُمْ لَا يُبْصِرُونَ
Onları doğru yola çağırsanız işitmezler. Onları sana bakar görürsün; oysa görmezler.
خُذِ ٱلْعَفْوَ وَأْمُرْ بِٱلْعُرْفِ وَأَعْرِضْ عَنِ ٱلْجَٰهِلِينَ
Affı al, iyiliği emret ve cahillerden yüz çevir.
وَإِمَّا يَنزَغَنَّكَ مِنَ ٱلشَّيْطَٰنِ نَزْغٌ فَٱسْتَعِذْ بِٱللَّهِ إِنَّهُۥ سَمِيعٌ عَلِيمٌ
Şeytandan bir dürtü seni dürterse, Allah'a sığın. Şüphesiz O işitendir, bilendir.
إِنَّ ٱلَّذِينَ ٱتَّقَوْا۟ إِذَا مَسَّهُمْ طَٰٓئِفٌ مِّنَ ٱلشَّيْطَٰنِ تَذَكَّرُوا۟ فَإِذَا هُم مُّبْصِرُونَ
Sakınanlara şeytandan bir dokunuş dokunduğunda, hatırlarlar ve hemen görürler.
وَإِخْوَٰنُهُمْ يَمُدُّونَهُمْ فِى ٱلْغَىِّ ثُمَّ لَا يُقْصِرُونَ
Kardeşleri ise onları azgınlığa sürükler, sonra da bırakmazlar.
وَإِذَا لَمْ تَأْتِهِم بِـَٔايَةٍ قَالُوا۟ لَوْلَا ٱجْتَبَيْتَهَا قُلْ إِنَّمَآ أَتَّبِعُ مَا يُوحَىٰٓ إِلَىَّ مِن رَّبِّى هَٰذَا بَصَآئِرُ مِن رَّبِّكُمْ وَهُدًى وَرَحْمَةٌ لِّقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ
Onlara bir ayet getirmediğinde derler ki: "Onu derleyip toplasaydın ya!" De ki: Ben ancak Rabbimden bana vahyedilene uyarım. Bu, Rabbinizden basiretlerdir; iman eden bir topluluk için bir yol gösterme ve rahmettir.
وَإِذَا قُرِئَ ٱلْقُرْءَانُ فَٱسْتَمِعُوا۟ لَهُۥ وَأَنصِتُوا۟ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ
Kur'an okunduğunda onu dinleyin ve susun; belki merhamet edilirsiniz.
وَٱذْكُر رَّبَّكَ فِى نَفْسِكَ تَضَرُّعًا وَخِيفَةً وَدُونَ ٱلْجَهْرِ مِنَ ٱلْقَوْلِ بِٱلْغُدُوِّ وَٱلْـَٔاصَالِ وَلَا تَكُن مِّنَ ٱلْغَٰفِلِينَ
Rabbini, içinden yalvararak, korkarak ve sözün yükseğine varmadan, sabah akşam an. Habersizlerden olma.
إِنَّ ٱلَّذِينَ عِندَ رَبِّكَ لَا يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِهِۦ وَيُسَبِّحُونَهُۥ وَلَهُۥ يَسْجُدُونَ
Şüphesiz Rabbinin katındakiler, O'na kulluktan büyüklenmez, O'nu tenzih eder ve O'na secde eder.
Arapça Kur’an metni Tanzil Project tarafından hazırlanmıştır (Uthmani imlası, sürüm 1.1). Lisans: Creative Commons Attribution 3.0 —tanzil.net
En güzel isimler
180. ayet, bu sitedeki esmalar dikeyinin dayanağıdır: "En güzel isimler Allah'ındır; O'na onlarla dua edin."
Ayet iki şey söyler. Birincisi bir bildirimdir: isimler O'na aittir. İkincisi bir emirdir: dua bu isimlerle edilir.
Devamındaki uyarı da ayetin parçasıdır: "O'nun isimleri konusunda eğriliğe sapanları bırakın." Kullanılan kelime "ilhâd"dır; doğru yerinden kaydırmak anlamına gelir.
Bu kayıt, isimlere kaynağı olmayan özellikler, sayılar ve etkiler yüklenmesine karşı okunur. Bu sitede her esma sayfası ismin geçtiği ayetleri gösterir ve kaynağı gösterilemeyen bir etki vaadi taşımaz.
Ayet bir sayı vermez. Doksan dokuz sayısı bir hadiste geçer; Kur'an'da isimlerin sayısı bildirilmez.
Duanın nasılı
55-56. ayetler duayı üç kayıtla tarif eder: yalvararak, gizlice, ve korkarak ile umarak.
"Gizlice" kaydı dikkat çekicidir; 205. ayet aynı şeyi bir kez daha söyler: "içinden... sözün yükseğine varmadan."
İki uçlu olan kayıt ise korku ile umuttur. İkisi birlikte istenir; biri olmadan diğeri eksik kalır.
55. ayetin sonundaki uyarı da duayla ilgilidir: "Şüphesiz O, haddi aşanları sevmez." Klasik tefsirlerde bu kayıt, duada aşırıya gitmeye — olmayacak şeyleri istemeye ve sesi gereksiz yükseltmeye — bağlanır.
56. ayet ise araya bir cümle koyar: "yeryüzünde bozgunculuk yapmayın." Dua, davranıştan ayrı düşünülmez.
İlk tövbe
23. ayet, Kur'an'da kaydedilen ilk tövbe cümlesidir: "Rabbimiz! Kendimize zulmettik. Bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen, mutlaka hüsrana uğrayanlardan oluruz."
Cümlenin kuruluşu öğreticidir. Mazeret yoktur; oysa 20-21. ayetlerde aldatıldıkları açıkça anlatılmıştır.
Suçun kime yüklendiği de dikkat çekicidir: "kendimize zulmettik."
12-13. ayetlerdeki karşılaştırma ayrıca yapılabilir. İblîs de sorgulanır, ancak o gerekçe üretir. Aynı durumda iki farklı cevap verilmiştir.
153. ayet aynı çizgiyi genelleştirir: kötülük işleyip sonra tövbe eden ve iman edenler.
Affı al
199. ayet üç emri tek cümlede toplar: affı al, iyiliği emret, cahillerden yüz çevir.
Sıra dikkat çekicidir. Emretmek ortadadır; ondan önce af, ondan sonra çekilme gelir.
"Cahillerden yüz çevir" ifadesi bilgisizliğe değil, tartışmayı sürdürme ısrarına bakar. Aynı tutum En'âm 68'de ve 6:108'deki sövme yasağında da görülür.
200. ayet hemen ardından bir çıkış yolu verir: dürtü geldiğinde sığınmak. Yani öfkenin karşılığı bastırmak değil, yön değiştirmektir.
Bu üç ayet, bu sitenin tartışmalı konularda tuttuğu dilin çerçevesidir.
Sık sorulan sorular
Esmâ-i hüsnâ ile dua etmenin dayanağı nedir?
A'râf 180: "En güzel isimler Allah'ındır; O'na onlarla dua edin." Ayet ayrıca isimler konusunda eğriliğe sapmaya karşı uyarır ve bir sayı vermez; doksan dokuz sayısı bir hadiste geçer.
Dua sesli mi yapılır?
55. ayet "gizlice", 205. ayet ise "içinden... sözün yükseğine varmadan" der. İkisi de sesin yükseltilmemesine işaret eder; korku ile umut ise birlikte istenir.
Kaynaklar
- Kur’anA'râf 7:1-206 — Surenin metni
- Sahih hadisBuhârî, Deavât 68; Müslim, Zikir 5 — İsimlerin doksan dokuz sayısıyla anıldığı rivayet
- Kur’anİsrâ 17:110 — İsimlerle çağırmanın tekrarlandığı yer
Son güncelleme: