Kehf Suresi
Kehf suresi 110 ayettir ve adı "mağara" anlamına gelir. Dört kıssa taşır ve fazileti hakkındaki rivayetlerin bir kısmı sahih, bir kısmı tartışmalıdır; bu sayfa ikisini ayırır.
- Sure numarası
- 18. sure
- Arapça adı
- الكهف
- Ayet sayısı
- 110 ayet
- Nüzul yeri
- Mekki (Mekke dönemi)
- Nüzul sırası
- 69.
- Cüz
- 15, 16. cüz
- Ana konusu
- Dört kıssa üzerinden imtihan biçimleri
Adının anlamı
Kehf, mağara demektir. Sure adını, ilk kıssada mağaraya sığınan gençlerden alır.
Temel temaları
- mağara
- iki bağ
- Hızır
- Zülkarneyn
Kehf suresi — Arapçası ve anlamı
Aşağıdaki Türkçe anlam bu siteye aittir; herhangi bir mealden alınmamıştır. Amacı ayetin ne dediğini açık Türkçeyle aktarmaktır, basılı bir mealin yerini tutmaz. Anlam metni Arapçanın karşılığı değil, karşılığının aktarımıdır — esas olan Arapça metindir.
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ
ٱلْحَمْدُ لِلَّهِ ٱلَّذِىٓ أَنزَلَ عَلَىٰ عَبْدِهِ ٱلْكِتَٰبَ وَلَمْ يَجْعَل لَّهُۥ عِوَجَا
Hamd, kuluna kitabı indiren ve onda hiçbir eğrilik bırakmayan Allah'a aittir.
قَيِّمًا لِّيُنذِرَ بَأْسًا شَدِيدًا مِّن لَّدُنْهُ وَيُبَشِّرَ ٱلْمُؤْمِنِينَ ٱلَّذِينَ يَعْمَلُونَ ٱلصَّٰلِحَٰتِ أَنَّ لَهُمْ أَجْرًا حَسَنًا
Dosdoğru olarak; katından gelecek şiddetli bir azaba karşı uyarsın ve salih amel işleyen müminlere, kendileri için güzel bir karşılık bulunduğunu müjdelesin diye.
مَّٰكِثِينَ فِيهِ أَبَدًا
Orada sürekli kalacaklardır.
وَيُنذِرَ ٱلَّذِينَ قَالُوا۟ ٱتَّخَذَ ٱللَّهُ وَلَدًا
Ve "Allah çocuk edindi" diyenleri uyarsın diye.
مَّا لَهُم بِهِۦ مِنْ عِلْمٍ وَلَا لِـَٔابَآئِهِمْ كَبُرَتْ كَلِمَةً تَخْرُجُ مِنْ أَفْوَٰهِهِمْ إِن يَقُولُونَ إِلَّا كَذِبًا
Bu konuda ne onların ne de atalarının bir bilgisi vardır. Ağızlarından çıkan söz ne büyük! Onlar ancak yalan söylüyorlar.
فَلَعَلَّكَ بَٰخِعٌ نَّفْسَكَ عَلَىٰٓ ءَاثَٰرِهِمْ إِن لَّمْ يُؤْمِنُوا۟ بِهَٰذَا ٱلْحَدِيثِ أَسَفًا
Bu söze inanmıyorlar diye, arkalarından üzülerek neredeyse kendini tüketeceksin.
إِنَّا جَعَلْنَا مَا عَلَى ٱلْأَرْضِ زِينَةً لَّهَا لِنَبْلُوَهُمْ أَيُّهُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا
Şüphesiz biz yeryüzündekileri ona bir süs yaptık; hanginizin daha güzel iş yapacağını deneyelim diye.
وَإِنَّا لَجَٰعِلُونَ مَا عَلَيْهَا صَعِيدًا جُرُزًا
Ve şüphesiz biz, üzerindekileri kupkuru bir toprak hâline getireceğiz.
أَمْ حَسِبْتَ أَنَّ أَصْحَٰبَ ٱلْكَهْفِ وَٱلرَّقِيمِ كَانُوا۟ مِنْ ءَايَٰتِنَا عَجَبًا
Yoksa mağara ve kitabe halkının, ayetlerimizden şaşılacak bir şey olduğunu mu sandın?
إِذْ أَوَى ٱلْفِتْيَةُ إِلَى ٱلْكَهْفِ فَقَالُوا۟ رَبَّنَآ ءَاتِنَا مِن لَّدُنكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ أَمْرِنَا رَشَدًا
Hani o gençler mağaraya sığınmış ve demişlerdi ki: "Rabbimiz! Bize katından bir rahmet ver ve işimizde bize bir çıkış yolu hazırla."
فَضَرَبْنَا عَلَىٰٓ ءَاذَانِهِمْ فِى ٱلْكَهْفِ سِنِينَ عَدَدًا
Bunun üzerine mağarada, yıllarca kulaklarına perde çektik.
ثُمَّ بَعَثْنَٰهُمْ لِنَعْلَمَ أَىُّ ٱلْحِزْبَيْنِ أَحْصَىٰ لِمَا لَبِثُوٓا۟ أَمَدًا
Sonra iki gruptan hangisinin kaldıkları süreyi daha iyi hesapladığını bilelim diye onları uyandırdık.
نَّحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ نَبَأَهُم بِٱلْحَقِّ إِنَّهُمْ فِتْيَةٌ ءَامَنُوا۟ بِرَبِّهِمْ وَزِدْنَٰهُمْ هُدًى
Sana onların haberini gerçek olarak anlatıyoruz. Onlar, Rablerine iman etmiş gençlerdi; biz de onların hidayetini artırdık.
وَرَبَطْنَا عَلَىٰ قُلُوبِهِمْ إِذْ قَامُوا۟ فَقَالُوا۟ رَبُّنَا رَبُّ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ لَن نَّدْعُوَا۟ مِن دُونِهِۦٓ إِلَٰهًا لَّقَدْ قُلْنَآ إِذًا شَطَطًا
Kalplerini pekiştirdik. Hani ayağa kalkıp demişlerdi ki: "Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. O'ndan başkasına asla yalvarmayız; yoksa gerçekten saçma bir söz söylemiş oluruz.
هَٰٓؤُلَآءِ قَوْمُنَا ٱتَّخَذُوا۟ مِن دُونِهِۦٓ ءَالِهَةً لَّوْلَا يَأْتُونَ عَلَيْهِم بِسُلْطَٰنٍۭ بَيِّنٍ فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ ٱفْتَرَىٰ عَلَى ٱللَّهِ كَذِبًا
Şu kavmimiz, O'ndan başka ilahlar edindi. Onlar hakkında apaçık bir delil getirmeleri gerekmez miydi? Allah hakkında yalan uydurandan daha zalim kim olabilir?"
وَإِذِ ٱعْتَزَلْتُمُوهُمْ وَمَا يَعْبُدُونَ إِلَّا ٱللَّهَ فَأْوُۥٓا۟ إِلَى ٱلْكَهْفِ يَنشُرْ لَكُمْ رَبُّكُم مِّن رَّحْمَتِهِۦ وَيُهَيِّئْ لَكُم مِّنْ أَمْرِكُم مِّرْفَقًا
"Onlardan ve Allah'tan başka kulluk ettiklerinden ayrıldığınıza göre, mağaraya sığının. Rabbiniz size rahmetinden yayar ve işinizde size bir kolaylık hazırlar."
وَتَرَى ٱلشَّمْسَ إِذَا طَلَعَت تَّزَٰوَرُ عَن كَهْفِهِمْ ذَاتَ ٱلْيَمِينِ وَإِذَا غَرَبَت تَّقْرِضُهُمْ ذَاتَ ٱلشِّمَالِ وَهُمْ فِى فَجْوَةٍ مِّنْهُ ذَٰلِكَ مِنْ ءَايَٰتِ ٱللَّهِ مَن يَهْدِ ٱللَّهُ فَهُوَ ٱلْمُهْتَدِ وَمَن يُضْلِلْ فَلَن تَجِدَ لَهُۥ وَلِيًّا مُّرْشِدًا
Güneşi görürsün; doğduğunda mağaralarının sağına eğilir, battığında ise sol yanlarından geçip gider. Onlar ise mağaranın geniş bir yerindedir. Bu, Allah'ın ayetlerindendir. Allah kime yol gösterirse, doğru yolu bulan odur. Kimi de saptırırsa, artık ona yol gösterecek bir dost bulamazsın.
وَتَحْسَبُهُمْ أَيْقَاظًا وَهُمْ رُقُودٌ وَنُقَلِّبُهُمْ ذَاتَ ٱلْيَمِينِ وَذَاتَ ٱلشِّمَالِ وَكَلْبُهُم بَٰسِطٌ ذِرَاعَيْهِ بِٱلْوَصِيدِ لَوِ ٱطَّلَعْتَ عَلَيْهِمْ لَوَلَّيْتَ مِنْهُمْ فِرَارًا وَلَمُلِئْتَ مِنْهُمْ رُعْبًا
Onları uyanık sanırdın; oysa uykudaydılar. Onları sağa sola çeviriyorduk. Köpekleri de girişte iki kolunu uzatmıştı. Onları görseydin, arkanı dönüp kaçardın ve için korkuyla dolardı.
وَكَذَٰلِكَ بَعَثْنَٰهُمْ لِيَتَسَآءَلُوا۟ بَيْنَهُمْ قَالَ قَآئِلٌ مِّنْهُمْ كَمْ لَبِثْتُمْ قَالُوا۟ لَبِثْنَا يَوْمًا أَوْ بَعْضَ يَوْمٍ قَالُوا۟ رَبُّكُمْ أَعْلَمُ بِمَا لَبِثْتُمْ فَٱبْعَثُوٓا۟ أَحَدَكُم بِوَرِقِكُمْ هَٰذِهِۦٓ إِلَى ٱلْمَدِينَةِ فَلْيَنظُرْ أَيُّهَآ أَزْكَىٰ طَعَامًا فَلْيَأْتِكُم بِرِزْقٍ مِّنْهُ وَلْيَتَلَطَّفْ وَلَا يُشْعِرَنَّ بِكُمْ أَحَدًا
Böylece, aralarında sorsunlar diye onları uyandırdık. İçlerinden biri dedi ki: "Ne kadar kaldınız?" Dediler ki: "Bir gün ya da bir günün bir kısmı kadar kaldık." Dediler ki: "Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir. Şimdi birinizi şu gümüş paranızla şehre gönderin; baksın, hangi yiyecek daha temizse ondan size bir rızık getirsin. Nazik davransın ve sizi kimseye sezdirmesin.
إِنَّهُمْ إِن يَظْهَرُوا۟ عَلَيْكُمْ يَرْجُمُوكُمْ أَوْ يُعِيدُوكُمْ فِى مِلَّتِهِمْ وَلَن تُفْلِحُوٓا۟ إِذًا أَبَدًا
Çünkü onlar sizi ele geçirirlerse ya taşlar ya da kendi dinlerine döndürürler; o zaman asla kurtuluşa eremezsiniz."
وَكَذَٰلِكَ أَعْثَرْنَا عَلَيْهِمْ لِيَعْلَمُوٓا۟ أَنَّ وَعْدَ ٱللَّهِ حَقٌّ وَأَنَّ ٱلسَّاعَةَ لَا رَيْبَ فِيهَآ إِذْ يَتَنَٰزَعُونَ بَيْنَهُمْ أَمْرَهُمْ فَقَالُوا۟ ٱبْنُوا۟ عَلَيْهِم بُنْيَٰنًا رَّبُّهُمْ أَعْلَمُ بِهِمْ قَالَ ٱلَّذِينَ غَلَبُوا۟ عَلَىٰٓ أَمْرِهِمْ لَنَتَّخِذَنَّ عَلَيْهِم مَّسْجِدًا
Böylece, Allah'ın vaadinin gerçek olduğunu ve kıyamette şüphe bulunmadığını bilsinler diye onları buldurduk. Hani aralarında işlerini tartışıyorlardı: "Üzerlerine bir bina yapın; Rableri onları daha iyi bilir." İşlerine üstün gelenler ise dediler ki: "Üzerlerine mutlaka bir mescit yapacağız."
سَيَقُولُونَ ثَلَٰثَةٌ رَّابِعُهُمْ كَلْبُهُمْ وَيَقُولُونَ خَمْسَةٌ سَادِسُهُمْ كَلْبُهُمْ رَجْمًۢا بِٱلْغَيْبِ وَيَقُولُونَ سَبْعَةٌ وَثَامِنُهُمْ كَلْبُهُمْ قُل رَّبِّىٓ أَعْلَمُ بِعِدَّتِهِم مَّا يَعْلَمُهُمْ إِلَّا قَلِيلٌ فَلَا تُمَارِ فِيهِمْ إِلَّا مِرَآءً ظَٰهِرًا وَلَا تَسْتَفْتِ فِيهِم مِّنْهُمْ أَحَدًا
Diyecekler ki: "Üçtür, dördüncüleri köpekleridir." Ve "Beştir, altıncıları köpekleridir" diyecekler; gaybı taşlayarak. Ve "Yedidir, sekizincileri köpekleridir" diyecekler. De ki: Onların sayısını Rabbim daha iyi bilir; onları ancak pek az kişi bilir. Öyleyse onlar hakkında açık bir tartışma dışında tartışma ve onlar hakkında kimseden bir şey sorma.
وَلَا تَقُولَنَّ لِشَا۟ىْءٍ إِنِّى فَاعِلٌ ذَٰلِكَ غَدًا
Hiçbir şey için "Bunu yarın mutlaka yapacağım" deme;
إِلَّآ أَن يَشَآءَ ٱللَّهُ وَٱذْكُر رَّبَّكَ إِذَا نَسِيتَ وَقُلْ عَسَىٰٓ أَن يَهْدِيَنِ رَبِّى لِأَقْرَبَ مِنْ هَٰذَا رَشَدًا
Ancak "Allah dilerse" de. Unuttuğunda Rabbini an ve de ki: "Umarım Rabbim beni bundan daha doğru olana iletir."
وَلَبِثُوا۟ فِى كَهْفِهِمْ ثَلَٰثَ مِا۟ئَةٍ سِنِينَ وَٱزْدَادُوا۟ تِسْعًا
Onlar mağaralarında üç yüz yıl kaldılar; dokuz da eklediler.
قُلِ ٱللَّهُ أَعْلَمُ بِمَا لَبِثُوا۟ لَهُۥ غَيْبُ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ أَبْصِرْ بِهِۦ وَأَسْمِعْ مَا لَهُم مِّن دُونِهِۦ مِن وَلِىٍّ وَلَا يُشْرِكُ فِى حُكْمِهِۦٓ أَحَدًا
De ki: Ne kadar kaldıklarını Allah daha iyi bilir. Göklerin ve yerin gaybı O'nundur. O ne güzel görür ve ne güzel işitir! Onların, O'ndan başka bir dostu yoktur ve O, hükmüne kimseyi ortak etmez.
وَٱتْلُ مَآ أُوحِىَ إِلَيْكَ مِن كِتَابِ رَبِّكَ لَا مُبَدِّلَ لِكَلِمَٰتِهِۦ وَلَن تَجِدَ مِن دُونِهِۦ مُلْتَحَدًا
Rabbinin kitabından sana vahyedileni oku. O'nun kelimelerini değiştirecek yoktur ve O'ndan başka bir sığınak bulamazsın.
وَٱصْبِرْ نَفْسَكَ مَعَ ٱلَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُم بِٱلْغَدَوٰةِ وَٱلْعَشِىِّ يُرِيدُونَ وَجْهَهُۥ وَلَا تَعْدُ عَيْنَاكَ عَنْهُمْ تُرِيدُ زِينَةَ ٱلْحَيَوٰةِ ٱلدُّنْيَا وَلَا تُطِعْ مَنْ أَغْفَلْنَا قَلْبَهُۥ عَن ذِكْرِنَا وَٱتَّبَعَ هَوَىٰهُ وَكَانَ أَمْرُهُۥ فُرُطًا
Sabah akşam Rablerinin rızasını isteyerek O'na yalvaranlarla birlikte kendini sabırla tut. Dünya hayatının süsünü isteyerek gözlerini onlardan çevirme. Kalbini bizi anmaktan gafil kıldığımız, arzusuna uyan ve işi aşırılık olan kimseye itaat etme.
وَقُلِ ٱلْحَقُّ مِن رَّبِّكُمْ فَمَن شَآءَ فَلْيُؤْمِن وَمَن شَآءَ فَلْيَكْفُرْ إِنَّآ أَعْتَدْنَا لِلظَّٰلِمِينَ نَارًا أَحَاطَ بِهِمْ سُرَادِقُهَا وَإِن يَسْتَغِيثُوا۟ يُغَاثُوا۟ بِمَآءٍ كَٱلْمُهْلِ يَشْوِى ٱلْوُجُوهَ بِئْسَ ٱلشَّرَابُ وَسَآءَتْ مُرْتَفَقًا
De ki: Gerçek Rabbinizdendir. Dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin. Şüphesiz biz zalimler için, duvarları kendilerini kuşatan bir ateş hazırladık. Yardım isteseler, erimiş maden gibi yüzleri kavuran bir suyla yardım edilir. Ne kötü içecek ve ne kötü kalma yeri!
إِنَّ ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ وَعَمِلُوا۟ ٱلصَّٰلِحَٰتِ إِنَّا لَا نُضِيعُ أَجْرَ مَنْ أَحْسَنَ عَمَلًا
İman edip salih amel işleyenlere gelince, şüphesiz biz güzel iş yapanın karşılığını zayi etmeyiz.
أُو۟لَٰٓئِكَ لَهُمْ جَنَّٰتُ عَدْنٍ تَجْرِى مِن تَحْتِهِمُ ٱلْأَنْهَٰرُ يُحَلَّوْنَ فِيهَا مِنْ أَسَاوِرَ مِن ذَهَبٍ وَيَلْبَسُونَ ثِيَابًا خُضْرًا مِّن سُندُسٍ وَإِسْتَبْرَقٍ مُّتَّكِـِٔينَ فِيهَا عَلَى ٱلْأَرَآئِكِ نِعْمَ ٱلثَّوَابُ وَحَسُنَتْ مُرْتَفَقًا
İşte onlar için Adn cennetleri vardır; altlarından ırmaklar akar. Orada altın bileziklerle süslenirler; ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler giyerler ve koltuklara yaslanırlar. Ne güzel karşılık ve ne güzel kalma yeri!
وَٱضْرِبْ لَهُم مَّثَلًا رَّجُلَيْنِ جَعَلْنَا لِأَحَدِهِمَا جَنَّتَيْنِ مِنْ أَعْنَٰبٍ وَحَفَفْنَٰهُمَا بِنَخْلٍ وَجَعَلْنَا بَيْنَهُمَا زَرْعًا
Onlara iki adamı örnek ver: birine iki üzüm bağı verdik, çevrelerini hurmalarla donattık ve aralarında ekin bitirdik.
كِلْتَا ٱلْجَنَّتَيْنِ ءَاتَتْ أُكُلَهَا وَلَمْ تَظْلِم مِّنْهُ شَيْـًٔا وَفَجَّرْنَا خِلَٰلَهُمَا نَهَرًا
İki bağ da ürününü vermiş, ondan hiçbir şey eksiltmemişti. Aralarından bir ırmak akıtmıştık.
وَكَانَ لَهُۥ ثَمَرٌ فَقَالَ لِصَٰحِبِهِۦ وَهُوَ يُحَاوِرُهُۥٓ أَنَا۠ أَكْثَرُ مِنكَ مَالًا وَأَعَزُّ نَفَرًا
Onun başka geliri de vardı. Arkadaşıyla konuşurken dedi ki: "Ben, malca senden daha çok ve adamca daha güçlüyüm."
وَدَخَلَ جَنَّتَهُۥ وَهُوَ ظَالِمٌ لِّنَفْسِهِۦ قَالَ مَآ أَظُنُّ أَن تَبِيدَ هَٰذِهِۦٓ أَبَدًا
Kendine zulmederek bağına girdi ve dedi ki: "Bunun hiçbir zaman yok olacağını sanmıyorum.
وَمَآ أَظُنُّ ٱلسَّاعَةَ قَآئِمَةً وَلَئِن رُّدِدتُّ إِلَىٰ رَبِّى لَأَجِدَنَّ خَيْرًا مِّنْهَا مُنقَلَبًا
Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Rabbime döndürülsem bile, mutlaka bundan daha iyi bir dönüş yeri bulurum."
قَالَ لَهُۥ صَاحِبُهُۥ وَهُوَ يُحَاوِرُهُۥٓ أَكَفَرْتَ بِٱلَّذِى خَلَقَكَ مِن تُرَابٍ ثُمَّ مِن نُّطْفَةٍ ثُمَّ سَوَّىٰكَ رَجُلًا
Arkadaşı, onunla konuşurken dedi ki: "Seni topraktan, sonra bir damla sudan yaratan, sonra da seni bir adam biçimine getireni mi inkâr ediyorsun?
لَّٰكِنَّا۠ هُوَ ٱللَّهُ رَبِّى وَلَآ أُشْرِكُ بِرَبِّىٓ أَحَدًا
Fakat O, Allah'tır, benim Rabbimdir ve ben Rabbime hiç kimseyi ortak koşmam.
وَلَوْلَآ إِذْ دَخَلْتَ جَنَّتَكَ قُلْتَ مَا شَآءَ ٱللَّهُ لَا قُوَّةَ إِلَّا بِٱللَّهِ إِن تَرَنِ أَنَا۠ أَقَلَّ مِنكَ مَالًا وَوَلَدًا
Bağına girdiğinde 'Mâşâallah; güç ancak Allah'ladır' deseydin ya! Beni, malca ve evlatça senden az görüyorsan,
فَعَسَىٰ رَبِّىٓ أَن يُؤْتِيَنِ خَيْرًا مِّن جَنَّتِكَ وَيُرْسِلَ عَلَيْهَا حُسْبَانًا مِّنَ ٱلسَّمَآءِ فَتُصْبِحَ صَعِيدًا زَلَقًا
Umarım Rabbim bana senin bağından daha iyisini verir ve senin bağına gökten bir afet gönderir de kaygan bir toprak hâline gelir.
أَوْ يُصْبِحَ مَآؤُهَا غَوْرًا فَلَن تَسْتَطِيعَ لَهُۥ طَلَبًا
Yahut suyu çekilir de bir daha onu arayıp bulamazsın."
وَأُحِيطَ بِثَمَرِهِۦ فَأَصْبَحَ يُقَلِّبُ كَفَّيْهِ عَلَىٰ مَآ أَنفَقَ فِيهَا وَهِىَ خَاوِيَةٌ عَلَىٰ عُرُوشِهَا وَيَقُولُ يَٰلَيْتَنِى لَمْ أُشْرِكْ بِرَبِّىٓ أَحَدًا
Ürünü kuşatıldı. Bağı çardakları üzerine çökmüş hâlde, harcadıklarına yanarak ellerini ovuşturuyor ve diyordu ki: "Keşke Rabbime hiç kimseyi ortak koşmasaydım."
وَلَمْ تَكُن لَّهُۥ فِئَةٌ يَنصُرُونَهُۥ مِن دُونِ ٱللَّهِ وَمَا كَانَ مُنتَصِرًا
Allah'tan başka kendisine yardım edecek bir topluluğu olmadı; kendi kendine de yardım edemedi.
هُنَالِكَ ٱلْوَلَٰيَةُ لِلَّهِ ٱلْحَقِّ هُوَ خَيْرٌ ثَوَابًا وَخَيْرٌ عُقْبًا
İşte orada yardım, gerçek olan Allah'a aittir. O, karşılık bakımından en hayırlı ve sonuç bakımından en iyidir.
وَٱضْرِبْ لَهُم مَّثَلَ ٱلْحَيَوٰةِ ٱلدُّنْيَا كَمَآءٍ أَنزَلْنَٰهُ مِنَ ٱلسَّمَآءِ فَٱخْتَلَطَ بِهِۦ نَبَاتُ ٱلْأَرْضِ فَأَصْبَحَ هَشِيمًا تَذْرُوهُ ٱلرِّيَٰحُ وَكَانَ ٱللَّهُ عَلَىٰ كُلِّ شَىْءٍ مُّقْتَدِرًا
Onlara dünya hayatının örneğini ver: gökten indirdiğimiz bir su gibidir; yerin bitkisi onunla karışır, sonra rüzgârların savurduğu çerçöp olur. Allah her şeye gücü yetendir.
ٱلْمَالُ وَٱلْبَنُونَ زِينَةُ ٱلْحَيَوٰةِ ٱلدُّنْيَا وَٱلْبَٰقِيَٰتُ ٱلصَّٰلِحَٰتُ خَيْرٌ عِندَ رَبِّكَ ثَوَابًا وَخَيْرٌ أَمَلًا
Mal ve çocuklar dünya hayatının süsüdür. Kalıcı iyilikler ise Rabbinin katında karşılık bakımından daha hayırlı ve umut bakımından daha iyidir.
وَيَوْمَ نُسَيِّرُ ٱلْجِبَالَ وَتَرَى ٱلْأَرْضَ بَارِزَةً وَحَشَرْنَٰهُمْ فَلَمْ نُغَادِرْ مِنْهُمْ أَحَدًا
Dağları yürüteceğimiz gün; yeryüzünü apaçık görürsün. Onları toplarız ve hiçbirini bırakmayız.
وَعُرِضُوا۟ عَلَىٰ رَبِّكَ صَفًّا لَّقَدْ جِئْتُمُونَا كَمَا خَلَقْنَٰكُمْ أَوَّلَ مَرَّةٍۭ بَلْ زَعَمْتُمْ أَلَّن نَّجْعَلَ لَكُم مَّوْعِدًا
Saf hâlinde Rabbine sunulurlar: "Andolsun sizi ilk kez yarattığımız gibi bize geldiniz. Oysa siz, size bir buluşma vakti belirlemeyeceğimizi sanmıştınız."
وَوُضِعَ ٱلْكِتَٰبُ فَتَرَى ٱلْمُجْرِمِينَ مُشْفِقِينَ مِمَّا فِيهِ وَيَقُولُونَ يَٰوَيْلَتَنَا مَالِ هَٰذَا ٱلْكِتَٰبِ لَا يُغَادِرُ صَغِيرَةً وَلَا كَبِيرَةً إِلَّآ أَحْصَىٰهَا وَوَجَدُوا۟ مَا عَمِلُوا۟ حَاضِرًا وَلَا يَظْلِمُ رَبُّكَ أَحَدًا
Kitap konulur; suçluları, içindekilerden korkuyla titrerken görürsün. Derler ki: "Vay hâlimize! Bu nasıl kitapmış; küçük büyük hiçbir şey bırakmadan hepsini saymış." Yaptıklarını hazır bulurlar. Rabbin hiç kimseye zulmetmez.
وَإِذْ قُلْنَا لِلْمَلَٰٓئِكَةِ ٱسْجُدُوا۟ لِـَٔادَمَ فَسَجَدُوٓا۟ إِلَّآ إِبْلِيسَ كَانَ مِنَ ٱلْجِنِّ فَفَسَقَ عَنْ أَمْرِ رَبِّهِۦٓ أَفَتَتَّخِذُونَهُۥ وَذُرِّيَّتَهُۥٓ أَوْلِيَآءَ مِن دُونِى وَهُمْ لَكُمْ عَدُوٌّۢ بِئْسَ لِلظَّٰلِمِينَ بَدَلًا
Hani meleklere "Âdem'e secde edin" demiştik; İblîs hariç hepsi secde etti. O cinlerdendi ve Rabbinin emrinden çıktı. Şimdi siz, beni bırakıp onu ve soyunu dost mu ediniyorsunuz? Oysa onlar size düşmandır. Zalimler için ne kötü bir değişim!
مَّآ أَشْهَدتُّهُمْ خَلْقَ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ وَلَا خَلْقَ أَنفُسِهِمْ وَمَا كُنتُ مُتَّخِذَ ٱلْمُضِلِّينَ عَضُدًا
Ben onları ne göklerin ve yerin yaratılışına ne de kendi yaratılışlarına şahit tuttum. Saptıranları da yardımcı edinecek değildim.
وَيَوْمَ يَقُولُ نَادُوا۟ شُرَكَآءِىَ ٱلَّذِينَ زَعَمْتُمْ فَدَعَوْهُمْ فَلَمْ يَسْتَجِيبُوا۟ لَهُمْ وَجَعَلْنَا بَيْنَهُم مَّوْبِقًا
O gün der ki: "Ortaklarım diye öne sürdüklerinizi çağırın." Onları çağırırlar ama kendilerine karşılık vermezler. Aralarına bir engel koyarız.
وَرَءَا ٱلْمُجْرِمُونَ ٱلنَّارَ فَظَنُّوٓا۟ أَنَّهُم مُّوَاقِعُوهَا وَلَمْ يَجِدُوا۟ عَنْهَا مَصْرِفًا
Suçlular ateşi görürler ve oraya düşeceklerini anlarlar; ondan kaçacak bir yer de bulamazlar.
وَلَقَدْ صَرَّفْنَا فِى هَٰذَا ٱلْقُرْءَانِ لِلنَّاسِ مِن كُلِّ مَثَلٍ وَكَانَ ٱلْإِنسَٰنُ أَكْثَرَ شَىْءٍ جَدَلًا
Andolsun biz bu Kur'an'da insanlara her türlü örneği çeşitlendirdik. Fakat insan, tartışmaya her şeyden daha düşkündür.
وَمَا مَنَعَ ٱلنَّاسَ أَن يُؤْمِنُوٓا۟ إِذْ جَآءَهُمُ ٱلْهُدَىٰ وَيَسْتَغْفِرُوا۟ رَبَّهُمْ إِلَّآ أَن تَأْتِيَهُمْ سُنَّةُ ٱلْأَوَّلِينَ أَوْ يَأْتِيَهُمُ ٱلْعَذَابُ قُبُلًا
Kendilerine doğru yol geldiğinde insanları iman etmekten ve Rablerinden bağışlanma dilemekten alıkoyan şey, ancak öncekilerin kanununun kendilerine gelmesini ya da azabın karşılarına çıkmasını beklemeleridir.
وَمَا نُرْسِلُ ٱلْمُرْسَلِينَ إِلَّا مُبَشِّرِينَ وَمُنذِرِينَ وَيُجَٰدِلُ ٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ بِٱلْبَٰطِلِ لِيُدْحِضُوا۟ بِهِ ٱلْحَقَّ وَٱتَّخَذُوٓا۟ ءَايَٰتِى وَمَآ أُنذِرُوا۟ هُزُوًا
Biz elçileri ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak göndeririz. İnkâr edenler ise gerçeği batılla gidermek için tartışırlar; ayetlerimi ve uyarıldıkları şeyi alaya alırlar.
وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّن ذُكِّرَ بِـَٔايَٰتِ رَبِّهِۦ فَأَعْرَضَ عَنْهَا وَنَسِىَ مَا قَدَّمَتْ يَدَاهُ إِنَّا جَعَلْنَا عَلَىٰ قُلُوبِهِمْ أَكِنَّةً أَن يَفْقَهُوهُ وَفِىٓ ءَاذَانِهِمْ وَقْرًا وَإِن تَدْعُهُمْ إِلَى ٱلْهُدَىٰ فَلَن يَهْتَدُوٓا۟ إِذًا أَبَدًا
Rabbinin ayetleri kendisine hatırlatıldıktan sonra onlardan yüz çeviren ve ellerinin önden gönderdiğini unutandan daha zalim kim olabilir? Şüphesiz biz, onu anlamamaları için kalpleri üzerine perdeler, kulaklarına ağırlık koyduk. Onları doğru yola çağırsan da asla doğru yolu bulmazlar.
وَرَبُّكَ ٱلْغَفُورُ ذُو ٱلرَّحْمَةِ لَوْ يُؤَاخِذُهُم بِمَا كَسَبُوا۟ لَعَجَّلَ لَهُمُ ٱلْعَذَابَ بَل لَّهُم مَّوْعِدٌ لَّن يَجِدُوا۟ مِن دُونِهِۦ مَوْئِلًا
Rabbin çok bağışlayan ve rahmet sahibidir. Kazandıkları yüzünden onları hemen yakalasaydı, azabı çabuklaştırırdı. Fakat onlar için belirlenmiş bir vakit vardır; ondan başka bir sığınak bulamazlar.
وَتِلْكَ ٱلْقُرَىٰٓ أَهْلَكْنَٰهُمْ لَمَّا ظَلَمُوا۟ وَجَعَلْنَا لِمَهْلِكِهِم مَّوْعِدًا
İşte şu şehirler; zulmettiklerinde onları helak ettik ve helakleri için bir vakit belirledik.
وَإِذْ قَالَ مُوسَىٰ لِفَتَىٰهُ لَآ أَبْرَحُ حَتَّىٰٓ أَبْلُغَ مَجْمَعَ ٱلْبَحْرَيْنِ أَوْ أَمْضِىَ حُقُبًا
Hani Mûsâ, genç yardımcısına demişti ki: "İki denizin birleştiği yere varıncaya kadar durmayacağım; yahut yıllarca yürüyeceğim."
فَلَمَّا بَلَغَا مَجْمَعَ بَيْنِهِمَا نَسِيَا حُوتَهُمَا فَٱتَّخَذَ سَبِيلَهُۥ فِى ٱلْبَحْرِ سَرَبًا
İkisi, aralarındaki birleşme yerine vardıklarında balıklarını unuttular. Balık, denizde bir yol tutup gitmişti.
فَلَمَّا جَاوَزَا قَالَ لِفَتَىٰهُ ءَاتِنَا غَدَآءَنَا لَقَدْ لَقِينَا مِن سَفَرِنَا هَٰذَا نَصَبًا
Oradan geçtiklerinde Mûsâ, genç yardımcısına dedi ki: "Kuşluk yemeğimizi getir; bu yolculuğumuzda gerçekten yorulduk."
قَالَ أَرَءَيْتَ إِذْ أَوَيْنَآ إِلَى ٱلصَّخْرَةِ فَإِنِّى نَسِيتُ ٱلْحُوتَ وَمَآ أَنسَىٰنِيهُ إِلَّا ٱلشَّيْطَٰنُ أَنْ أَذْكُرَهُۥ وَٱتَّخَذَ سَبِيلَهُۥ فِى ٱلْبَحْرِ عَجَبًا
Dedi ki: "Gördün mü? Kayaya sığındığımızda balığı unuttum. Onu hatırlamamı ancak şeytan unutturdu. Balık, şaşılacak biçimde denizde yolunu tuttu."
قَالَ ذَٰلِكَ مَا كُنَّا نَبْغِ فَٱرْتَدَّا عَلَىٰٓ ءَاثَارِهِمَا قَصَصًا
Dedi ki: "İşte aradığımız buydu." Böylece izlerini takip ederek geri döndüler.
فَوَجَدَا عَبْدًا مِّنْ عِبَادِنَآ ءَاتَيْنَٰهُ رَحْمَةً مِّنْ عِندِنَا وَعَلَّمْنَٰهُ مِن لَّدُنَّا عِلْمًا
Derken, katımızdan kendisine bir rahmet verdiğimiz ve katımızdan bir ilim öğrettiğimiz kullarımızdan birini buldular.
قَالَ لَهُۥ مُوسَىٰ هَلْ أَتَّبِعُكَ عَلَىٰٓ أَن تُعَلِّمَنِ مِمَّا عُلِّمْتَ رُشْدًا
Mûsâ ona dedi ki: "Sana öğretilen doğruyu bana da öğretmen için sana uyabilir miyim?"
قَالَ إِنَّكَ لَن تَسْتَطِيعَ مَعِىَ صَبْرًا
Dedi ki: "Sen benimle beraber sabretmeye asla güç yetiremezsin.
وَكَيْفَ تَصْبِرُ عَلَىٰ مَا لَمْ تُحِطْ بِهِۦ خُبْرًا
Kavrayamadığın bir şeye nasıl sabredebilirsin?"
قَالَ سَتَجِدُنِىٓ إِن شَآءَ ٱللَّهُ صَابِرًا وَلَآ أَعْصِى لَكَ أَمْرًا
Dedi ki: "İnşâallah beni sabreden biri bulacaksın ve sana hiçbir işte karşı gelmeyeceğim."
قَالَ فَإِنِ ٱتَّبَعْتَنِى فَلَا تَسْـَٔلْنِى عَن شَىْءٍ حَتَّىٰٓ أُحْدِثَ لَكَ مِنْهُ ذِكْرًا
Dedi ki: "Bana uyacaksan, ben sana anlatmadıkça hiçbir şey hakkında bana soru sorma."
فَٱنطَلَقَا حَتَّىٰٓ إِذَا رَكِبَا فِى ٱلسَّفِينَةِ خَرَقَهَا قَالَ أَخَرَقْتَهَا لِتُغْرِقَ أَهْلَهَا لَقَدْ جِئْتَ شَيْـًٔا إِمْرًا
Böylece ikisi yola koyuldu. Sonunda gemiye bindiklerinde, onu deldi. Mûsâ dedi ki: "Halkını boğmak için mi onu deldin? Doğrusu şaşılacak bir şey yaptın."
قَالَ أَلَمْ أَقُلْ إِنَّكَ لَن تَسْتَطِيعَ مَعِىَ صَبْرًا
Dedi ki: "Sen benimle beraber sabretmeye asla güç yetiremezsin dememiş miydim?"
قَالَ لَا تُؤَاخِذْنِى بِمَا نَسِيتُ وَلَا تُرْهِقْنِى مِنْ أَمْرِى عُسْرًا
Dedi ki: "Unuttuğum şeyden dolayı beni sorumlu tutma ve işimde bana zorluk çıkarma."
فَٱنطَلَقَا حَتَّىٰٓ إِذَا لَقِيَا غُلَٰمًا فَقَتَلَهُۥ قَالَ أَقَتَلْتَ نَفْسًا زَكِيَّةًۢ بِغَيْرِ نَفْسٍ لَّقَدْ جِئْتَ شَيْـًٔا نُّكْرًا
Yine yola koyuldular. Sonunda bir çocukla karşılaştıklarında, onu öldürdü. Mûsâ dedi ki: "Bir cana karşılık olmaksızın tertemiz bir canı mı öldürdün? Doğrusu çok çirkin bir şey yaptın."
قَالَ أَلَمْ أَقُل لَّكَ إِنَّكَ لَن تَسْتَطِيعَ مَعِىَ صَبْرًا
Dedi ki: "Sen benimle beraber sabretmeye asla güç yetiremezsin dememiş miydim?"
قَالَ إِن سَأَلْتُكَ عَن شَىْءٍۭ بَعْدَهَا فَلَا تُصَٰحِبْنِى قَدْ بَلَغْتَ مِن لَّدُنِّى عُذْرًا
Dedi ki: "Bundan sonra sana bir şey sorarsam, artık benimle arkadaşlık etme. Benim tarafımdan mazeret sınırına ulaştın."
فَٱنطَلَقَا حَتَّىٰٓ إِذَآ أَتَيَآ أَهْلَ قَرْيَةٍ ٱسْتَطْعَمَآ أَهْلَهَا فَأَبَوْا۟ أَن يُضَيِّفُوهُمَا فَوَجَدَا فِيهَا جِدَارًا يُرِيدُ أَن يَنقَضَّ فَأَقَامَهُۥ قَالَ لَوْ شِئْتَ لَتَّخَذْتَ عَلَيْهِ أَجْرًا
Yine yola koyuldular. Sonunda bir şehir halkına vardıklarında, onlardan yiyecek istediler; fakat onları konuk etmekten kaçındılar. Orada yıkılmak üzere olan bir duvar buldular; onu doğrulttu. Mûsâ dedi ki: "İsteseydin buna karşılık bir ücret alırdın."
قَالَ هَٰذَا فِرَاقُ بَيْنِى وَبَيْنِكَ سَأُنَبِّئُكَ بِتَأْوِيلِ مَا لَمْ تَسْتَطِع عَّلَيْهِ صَبْرًا
Dedi ki: "İşte bu, benimle senin ayrılışımızdır. Şimdi sana, sabredemediğin şeylerin yorumunu haber vereceğim.
أَمَّا ٱلسَّفِينَةُ فَكَانَتْ لِمَسَٰكِينَ يَعْمَلُونَ فِى ٱلْبَحْرِ فَأَرَدتُّ أَنْ أَعِيبَهَا وَكَانَ وَرَآءَهُم مَّلِكٌ يَأْخُذُ كُلَّ سَفِينَةٍ غَصْبًا
Gemiye gelince; o, denizde çalışan yoksullarındı. Onu kusurlu kılmak istedim; çünkü arkalarında, her sağlam gemiyi zorla alan bir hükümdar vardı.
وَأَمَّا ٱلْغُلَٰمُ فَكَانَ أَبَوَاهُ مُؤْمِنَيْنِ فَخَشِينَآ أَن يُرْهِقَهُمَا طُغْيَٰنًا وَكُفْرًا
Çocuğa gelince; anne babası mümin kimselerdi. Onları azgınlığa ve inkâra sürüklemesinden korktuk.
فَأَرَدْنَآ أَن يُبْدِلَهُمَا رَبُّهُمَا خَيْرًا مِّنْهُ زَكَوٰةً وَأَقْرَبَ رُحْمًا
Rablerinin, onun yerine kendilerine daha temiz ve daha merhametli birini vermesini istedik.
وَأَمَّا ٱلْجِدَارُ فَكَانَ لِغُلَٰمَيْنِ يَتِيمَيْنِ فِى ٱلْمَدِينَةِ وَكَانَ تَحْتَهُۥ كَنزٌ لَّهُمَا وَكَانَ أَبُوهُمَا صَٰلِحًا فَأَرَادَ رَبُّكَ أَن يَبْلُغَآ أَشُدَّهُمَا وَيَسْتَخْرِجَا كَنزَهُمَا رَحْمَةً مِّن رَّبِّكَ وَمَا فَعَلْتُهُۥ عَنْ أَمْرِى ذَٰلِكَ تَأْوِيلُ مَا لَمْ تَسْطِع عَّلَيْهِ صَبْرًا
Duvara gelince; şehirdeki iki yetim çocuğa aitti. Altında onlara ait bir hazine vardı; babaları da salih bir kimseydi. Rabbin, onların olgunluk çağına erişmelerini ve hazinelerini çıkarmalarını istedi; Rabbinden bir rahmet olarak. Bunu kendiliğimden yapmadım. İşte sabredemediğin şeylerin yorumu budur."
وَيَسْـَٔلُونَكَ عَن ذِى ٱلْقَرْنَيْنِ قُلْ سَأَتْلُوا۟ عَلَيْكُم مِّنْهُ ذِكْرًا
Sana Zülkarneyn'den soruyorlar. De ki: Size ondan bir haber okuyacağım.
إِنَّا مَكَّنَّا لَهُۥ فِى ٱلْأَرْضِ وَءَاتَيْنَٰهُ مِن كُلِّ شَىْءٍ سَبَبًا
Şüphesiz biz ona yeryüzünde imkân verdik ve her şeyden bir yol öğrettik.
فَأَتْبَعَ سَبَبًا
O da bir yol tuttu.
حَتَّىٰٓ إِذَا بَلَغَ مَغْرِبَ ٱلشَّمْسِ وَجَدَهَا تَغْرُبُ فِى عَيْنٍ حَمِئَةٍ وَوَجَدَ عِندَهَا قَوْمًا قُلْنَا يَٰذَا ٱلْقَرْنَيْنِ إِمَّآ أَن تُعَذِّبَ وَإِمَّآ أَن تَتَّخِذَ فِيهِمْ حُسْنًا
Nihayet güneşin battığı yere vardığında, onu kara balçıklı bir gözede batıyor buldu ve orada bir kavim buldu. Dedik ki: "Ey Zülkarneyn! Ya azap edersin ya da onlara güzellikle davranırsın."
قَالَ أَمَّا مَن ظَلَمَ فَسَوْفَ نُعَذِّبُهُۥ ثُمَّ يُرَدُّ إِلَىٰ رَبِّهِۦ فَيُعَذِّبُهُۥ عَذَابًا نُّكْرًا
Dedi ki: "Zulmedene azap edeceğiz; sonra Rabbine döndürülür ve O da ona görülmemiş bir azapla azap eder.
وَأَمَّا مَنْ ءَامَنَ وَعَمِلَ صَٰلِحًا فَلَهُۥ جَزَآءً ٱلْحُسْنَىٰ وَسَنَقُولُ لَهُۥ مِنْ أَمْرِنَا يُسْرًا
İman edip salih amel işleyene gelince, ona karşılık olarak en güzeli vardır ve ona işimizden kolay olanı söyleyeceğiz."
ثُمَّ أَتْبَعَ سَبَبًا
Sonra yine bir yol tuttu.
حَتَّىٰٓ إِذَا بَلَغَ مَطْلِعَ ٱلشَّمْسِ وَجَدَهَا تَطْلُعُ عَلَىٰ قَوْمٍ لَّمْ نَجْعَل لَّهُم مِّن دُونِهَا سِتْرًا
Nihayet güneşin doğduğu yere vardığında, onu, kendileriyle güneş arasına bir örtü koymadığımız bir kavim üzerine doğuyor buldu.
كَذَٰلِكَ وَقَدْ أَحَطْنَا بِمَا لَدَيْهِ خُبْرًا
İşte böyle. Onun yanındakileri bilgimizle kuşatmıştık.
ثُمَّ أَتْبَعَ سَبَبًا
Sonra yine bir yol tuttu.
حَتَّىٰٓ إِذَا بَلَغَ بَيْنَ ٱلسَّدَّيْنِ وَجَدَ مِن دُونِهِمَا قَوْمًا لَّا يَكَادُونَ يَفْقَهُونَ قَوْلًا
Nihayet iki dağ arasına vardığında, onların önünde neredeyse hiçbir söz anlamayan bir kavim buldu.
قَالُوا۟ يَٰذَا ٱلْقَرْنَيْنِ إِنَّ يَأْجُوجَ وَمَأْجُوجَ مُفْسِدُونَ فِى ٱلْأَرْضِ فَهَلْ نَجْعَلُ لَكَ خَرْجًا عَلَىٰٓ أَن تَجْعَلَ بَيْنَنَا وَبَيْنَهُمْ سَدًّا
Dediler ki: "Ey Zülkarneyn! Ye'cûc ve Me'cûc bu yerde bozgunculuk yapıyor. Bizimle onlar arasına bir set yapman için sana bir vergi verelim mi?"
قَالَ مَا مَكَّنِّى فِيهِ رَبِّى خَيْرٌ فَأَعِينُونِى بِقُوَّةٍ أَجْعَلْ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ رَدْمًا
Dedi ki: "Rabbimin bana imkân verdiği şey daha hayırlıdır. Bana güçle yardım edin de sizinle onlar arasına sağlam bir engel yapayım.
ءَاتُونِى زُبَرَ ٱلْحَدِيدِ حَتَّىٰٓ إِذَا سَاوَىٰ بَيْنَ ٱلصَّدَفَيْنِ قَالَ ٱنفُخُوا۟ حَتَّىٰٓ إِذَا جَعَلَهُۥ نَارًا قَالَ ءَاتُونِىٓ أُفْرِغْ عَلَيْهِ قِطْرًا
Bana demir kütleleri getirin." Nihayet iki dağın arasını düzleyince "Üfleyin" dedi. Onu ateş hâline getirince "Bana erimiş bakır getirin de üzerine dökeyim" dedi.
فَمَا ٱسْطَٰعُوٓا۟ أَن يَظْهَرُوهُ وَمَا ٱسْتَطَٰعُوا۟ لَهُۥ نَقْبًا
Artık onu ne aşabildiler ne de delebildiler.
قَالَ هَٰذَا رَحْمَةٌ مِّن رَّبِّى فَإِذَا جَآءَ وَعْدُ رَبِّى جَعَلَهُۥ دَكَّآءَ وَكَانَ وَعْدُ رَبِّى حَقًّا
Dedi ki: "Bu, Rabbimden bir rahmettir. Rabbimin vaadi geldiğinde onu yerle bir eder. Rabbimin vaadi gerçektir."
وَتَرَكْنَا بَعْضَهُمْ يَوْمَئِذٍ يَمُوجُ فِى بَعْضٍ وَنُفِخَ فِى ٱلصُّورِ فَجَمَعْنَٰهُمْ جَمْعًا
O gün onları birbirine karışır hâlde bırakırız. Sûra üflenir ve hepsini bir araya toplarız.
وَعَرَضْنَا جَهَنَّمَ يَوْمَئِذٍ لِّلْكَٰفِرِينَ عَرْضًا
O gün cehennemi, gerçeği örtenlere apaçık gösteririz.
ٱلَّذِينَ كَانَتْ أَعْيُنُهُمْ فِى غِطَآءٍ عَن ذِكْرِى وَكَانُوا۟ لَا يَسْتَطِيعُونَ سَمْعًا
Onların gözleri, beni anmaya karşı perde içindeydi ve işitmeye de güç yetiremiyorlardı.
أَفَحَسِبَ ٱلَّذِينَ كَفَرُوٓا۟ أَن يَتَّخِذُوا۟ عِبَادِى مِن دُونِىٓ أَوْلِيَآءَ إِنَّآ أَعْتَدْنَا جَهَنَّمَ لِلْكَٰفِرِينَ نُزُلًا
Gerçeği örtenler, beni bırakıp kullarımı dost edineceklerini mi sandılar? Şüphesiz biz cehennemi, gerçeği örtenlere bir konak olarak hazırladık.
قُلْ هَلْ نُنَبِّئُكُم بِٱلْأَخْسَرِينَ أَعْمَٰلًا
De ki: Amelleri bakımından en çok hüsrana uğrayanları size haber verelim mi?
ٱلَّذِينَ ضَلَّ سَعْيُهُمْ فِى ٱلْحَيَوٰةِ ٱلدُّنْيَا وَهُمْ يَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ يُحْسِنُونَ صُنْعًا
Dünya hayatındaki çabaları boşa gitmiş olanları; oysa onlar güzel iş yaptıklarını sanıyorlardı.
أُو۟لَٰٓئِكَ ٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ بِـَٔايَٰتِ رَبِّهِمْ وَلِقَآئِهِۦ فَحَبِطَتْ أَعْمَٰلُهُمْ فَلَا نُقِيمُ لَهُمْ يَوْمَ ٱلْقِيَٰمَةِ وَزْنًا
İşte onlar, Rablerinin ayetlerini ve O'na kavuşmayı inkâr edenlerdir. Amelleri boşa gitmiştir; kıyamet günü onlar için bir tartı kurmayız.
ذَٰلِكَ جَزَآؤُهُمْ جَهَنَّمُ بِمَا كَفَرُوا۟ وَٱتَّخَذُوٓا۟ ءَايَٰتِى وَرُسُلِى هُزُوًا
İşte onların karşılığı, inkâr etmeleri ve ayetlerimle elçilerimi alaya almaları yüzünden cehennemdir.
إِنَّ ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ وَعَمِلُوا۟ ٱلصَّٰلِحَٰتِ كَانَتْ لَهُمْ جَنَّٰتُ ٱلْفِرْدَوْسِ نُزُلًا
Şüphesiz iman edip salih amel işleyenler için Firdevs cennetleri bir konaktır.
خَٰلِدِينَ فِيهَا لَا يَبْغُونَ عَنْهَا حِوَلًا
Orada sürekli kalacaklar ve oradan ayrılmak istemeyeceklerdir.
قُل لَّوْ كَانَ ٱلْبَحْرُ مِدَادًا لِّكَلِمَٰتِ رَبِّى لَنَفِدَ ٱلْبَحْرُ قَبْلَ أَن تَنفَدَ كَلِمَٰتُ رَبِّى وَلَوْ جِئْنَا بِمِثْلِهِۦ مَدَدًا
De ki: Rabbimin kelimeleri için deniz mürekkep olsa, bir o kadarını daha katsak bile, Rabbimin kelimeleri tükenmeden deniz tükenirdi.
قُلْ إِنَّمَآ أَنَا۠ بَشَرٌ مِّثْلُكُمْ يُوحَىٰٓ إِلَىَّ أَنَّمَآ إِلَٰهُكُمْ إِلَٰهٌ وَٰحِدٌ فَمَن كَانَ يَرْجُوا۟ لِقَآءَ رَبِّهِۦ فَلْيَعْمَلْ عَمَلًا صَٰلِحًا وَلَا يُشْرِكْ بِعِبَادَةِ رَبِّهِۦٓ أَحَدًۢا
De ki: Ben ancak sizin gibi bir insanım. Bana, ilahınızın tek bir ilah olduğu vahyediliyor. Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, salih amel işlesin ve Rabbine kullukta hiç kimseyi ortak koşmasın.
Arapça Kur’an metni Tanzil Project tarafından hazırlanmıştır (Uthmani imlası, sürüm 1.1). Lisans: Creative Commons Attribution 3.0 —tanzil.net
Fazileti: sahih olan ile tartışmalı olan
Kehf suresi Türkiye'de fazileti en çok anılan surelerdendir. Bu sayfada iki durum ayrı tutulur.
**Sahih kaynakta bulunan:** Müslim'de nakledilen rivayette, surenin başından on ayet ezberleyen kimsenin Deccâl'e karşı korunacağı bildirilir (Müslim, Müsâfirîn 257). Bu rivayet sahih kabul edilir.
**Senedi tartışılan:** Cuma günü okunmasıyla ilgili rivayetler Hâkim ve Beyhakî gibi kaynaklarda yer alır; senetleri hadis literatüründe tartışılmıştır ve Buhârî ile Müslim'de bulunmaz.
Uygulama klasik kaynaklarda yerleşmiştir ve cuma günü okunmasında sakınca yoktur. Ancak bu sitede üç şey karıştırılmaz: bir uygulamanın yaygın olması, klasik kaynakta yerleşmiş olması ve sahih kaynakta bildirilmiş olması ayrı şeylerdir.
Bunun dışında dolaşan sayı ve sonuç iddialarının kaynaklarda karşılığı yoktur.
Dört kıssa, dört imtihan
Sure dört anlatı taşır ve klasik tefsirlerde bunların dört ayrı imtihan biçimi olarak okunduğu görülür.
Mağara halkı: inanç imtihanı. İki bağ sahibi: mal imtihanı. Hz. Mûsâ ile karşılaştığı kul: ilim imtihanı. Zülkarneyn: güç imtihanı.
Dördünün ortak yanı, kişinin elindekiyle sınanmasıdır. 7. ayet bu çerçeveyi baştan kurar: yeryüzündekiler bir süstür ve deneme "hanginizin daha güzel iş yapacağı" üzerinedir.
46. ayet aynı ölçüyü tekrarlar: mal ve çocuklar süstür, kalıcı olan başkadır.
"İnşâallah" demenin ayeti
23 ve 24. ayetler kısa bir kayıt getirir: hiçbir şey için "bunu yarın mutlaka yapacağım" dememek, "Allah dilerse" demek.
Klasik tefsirlerde bu ifadenin bir söz kalıbı olmaktan öte, geleceğin kime ait olduğuna dair bir kabul olduğu belirtilir.
Aynı eksiklik Kalem 17-18'deki bahçe sahipleri kıssasında da anılır; orada "bir istisna da yapmıyorlardı" denir.
39. ayette ise kıssanın içinde aynı kalıp geçer: "Mâşâallah; güç ancak Allah'ladır deseydin ya!"
Anlaşılmayan üç olay
60-82. ayetlerdeki kıssada üç olay anlatılır ve üçü de görüldüğü anda yanlış görünür: gemi delinir, bir can alınır, ücretsiz emek harcanır.
Hz. Mûsâ üçünde de itiraz eder ve itirazları kendi ölçüleriyle yerindedir.
78-82. ayetlerde yorumlar verilir. Klasik tefsirlerde bu kıssa, görünen ile bilinen arasındaki fark bakımından ele alınır.
Dikkat çekici bir ayrıntı 82. ayettedir: yorumu anlatan kişi sonunda "Bunu kendiliğimden yapmadım" der. Bilgi de eylem de kendisine nispet edilmez.
İki bağ sahibinin sözü
32-44. ayetlerdeki kıssada iki adam karşılaştırılır ve 34. ayetteki cümle merkezdedir: "Ben, malca senden daha çok ve adamca daha güçlüyüm."
35. ayette bu, bir kalıcılık sanısına dönüşür. 36. ayette ise ahirete taşınır: orada da daha iyisini bulacağını sanır.
42. ayette sonuç gelir ve söylediği tek cümle şudur: "Keşke Rabbime hiç kimseyi ortak koşmasaydım."
Klasik tefsirlerde bu pişmanlığın içeriği üzerinde durulur; kaybettiği mal için değil, kurduğu bakış için pişman olur.
Bu sitede rızık kavramı sayfasında aynı ayrım işlenmiştir.
Sık sorulan sorular
Kehf suresini cuma günü okumanın kaynağı var mı?
Cuma günü okunmasıyla ilgili rivayetler Hâkim ve Beyhakî gibi kaynaklarda bulunur; senetleri tartışılmıştır ve Buhârî ile Müslim'de yer almaz. Uygulama klasik kaynaklarda yerleşmiştir; okunmasında sakınca yoktur.
Kehf suresinin ilk on ayetiyle ilgili rivayet sahih mi?
Evet. Müslim'de nakledilen rivayette surenin başından on ayet ezberleyenin Deccâl'e karşı korunacağı bildirilir (Müslim, Müsâfirîn 257).
Kaynaklar
- Kur’anKehf 18:1-110 — Surenin metni
- Sahih hadisMüslim, Müsâfirîn 257 — İlk on ayetle ilgili rivayet
- Klasik kaynakHâkim, Müstedrek; Beyhakî, Sünen — Cuma günü okunmasıyla ilgili rivayetler; senetleri tartışılmıştır
- Kur’anKalem 68:17-18 — İstisna yapmayı terk etmek
Son güncelleme: