Yûsuf Suresi

Kur’anBu sayfadaki bilgilerin ana kaynak seviyesi

Yûsuf suresi 111 ayettir ve baştan sona tek bir kıssayı anlatan tek suredir. 86. ayeti sabır ile Allah'a şikâyetin birbirine aykırı olmadığını gösterir.

Sure numarası
12. sure
Arapça adı
يوسف
Ayet sayısı
111 ayet
Nüzul yeri
Mekki (Mekke dönemi)
Nüzul sırası
53.
Cüz
12, 13. cüz
Ana konusu
Güzel sabır, umut kesmemek ve affetmek

Adının anlamı

Sure adını, kıssası baştan sona anlatılan Hz. Yûsuf'tan alır.

Temel temaları

  • sabır
  • umut
  • af
  • rüya

Yûsuf suresi — Arapçası ve anlamı

Aşağıdaki Türkçe anlam bu siteye aittir; herhangi bir mealden alınmamıştır. Amacı ayetin ne dediğini açık Türkçeyle aktarmaktır, basılı bir mealin yerini tutmaz. Anlam metni Arapçanın karşılığı değil, karşılığının aktarımıdır — esas olan Arapça metindir.

بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ

  1. الٓر تِلْكَ ءَايَٰتُ ٱلْكِتَٰبِ ٱلْمُبِينِ

    Elif Lâm Râ. Bunlar, apaçık kitabın ayetleridir.

  2. إِنَّآ أَنزَلْنَٰهُ قُرْءَٰنًا عَرَبِيًّا لَّعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ

    Biz onu, akledesiniz diye Arapça bir Kur'an olarak indirdik.

  3. نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ أَحْسَنَ ٱلْقَصَصِ بِمَآ أَوْحَيْنَآ إِلَيْكَ هَٰذَا ٱلْقُرْءَانَ وَإِن كُنتَ مِن قَبْلِهِۦ لَمِنَ ٱلْغَٰفِلِينَ

    Sana bu Kur'an'ı vahyetmemizle, kıssaların en güzelini anlatıyoruz. Oysa bundan önce habersizlerdendin.

  4. إِذْ قَالَ يُوسُفُ لِأَبِيهِ يَٰٓأَبَتِ إِنِّى رَأَيْتُ أَحَدَ عَشَرَ كَوْكَبًا وَٱلشَّمْسَ وَٱلْقَمَرَ رَأَيْتُهُمْ لِى سَٰجِدِينَ

    Hani Yûsuf babasına demişti ki: "Babacığım! Ben on bir yıldız, güneşi ve ayı gördüm; onları bana secde ederken gördüm."

  5. قَالَ يَٰبُنَىَّ لَا تَقْصُصْ رُءْيَاكَ عَلَىٰٓ إِخْوَتِكَ فَيَكِيدُوا۟ لَكَ كَيْدًا إِنَّ ٱلشَّيْطَٰنَ لِلْإِنسَٰنِ عَدُوٌّ مُّبِينٌ

    Dedi ki: "Yavrucuğum! Rüyanı kardeşlerine anlatma; yoksa sana bir tuzak kurarlar. Şüphesiz şeytan, insan için apaçık bir düşmandır.

  6. وَكَذَٰلِكَ يَجْتَبِيكَ رَبُّكَ وَيُعَلِّمُكَ مِن تَأْوِيلِ ٱلْأَحَادِيثِ وَيُتِمُّ نِعْمَتَهُۥ عَلَيْكَ وَعَلَىٰٓ ءَالِ يَعْقُوبَ كَمَآ أَتَمَّهَا عَلَىٰٓ أَبَوَيْكَ مِن قَبْلُ إِبْرَٰهِيمَ وَإِسْحَٰقَ إِنَّ رَبَّكَ عَلِيمٌ حَكِيمٌ

    Rabbin seni işte böyle seçecek, sana olayların yorumunu öğretecek ve daha önce ataların İbrâhîm'e ve İshâk'a tamamladığı gibi, sana ve Ya'kûb ailesine nimetini tamamlayacaktır. Şüphesiz Rabbin bilendir, hikmet sahibidir."

  7. لَّقَدْ كَانَ فِى يُوسُفَ وَإِخْوَتِهِۦٓ ءَايَٰتٌ لِّلسَّآئِلِينَ

    Andolsun Yûsuf'ta ve kardeşlerinde, soranlar için ayetler vardır.

  8. إِذْ قَالُوا۟ لَيُوسُفُ وَأَخُوهُ أَحَبُّ إِلَىٰٓ أَبِينَا مِنَّا وَنَحْنُ عُصْبَةٌ إِنَّ أَبَانَا لَفِى ضَلَٰلٍ مُّبِينٍ

    Hani demişlerdi ki: "Yûsuf ve kardeşi, babamıza bizden daha sevgilidir; oysa biz güçlü bir topluluğuz. Şüphesiz babamız apaçık bir yanılgı içindedir.

  9. ٱقْتُلُوا۟ يُوسُفَ أَوِ ٱطْرَحُوهُ أَرْضًا يَخْلُ لَكُمْ وَجْهُ أَبِيكُمْ وَتَكُونُوا۟ مِنۢ بَعْدِهِۦ قَوْمًا صَٰلِحِينَ

    Yûsuf'u öldürün ya da bir yere atın ki babanızın yüzü yalnız size dönsün. Ondan sonra da salih bir topluluk olursunuz."

  10. قَالَ قَآئِلٌ مِّنْهُمْ لَا تَقْتُلُوا۟ يُوسُفَ وَأَلْقُوهُ فِى غَيَٰبَتِ ٱلْجُبِّ يَلْتَقِطْهُ بَعْضُ ٱلسَّيَّارَةِ إِن كُنتُمْ فَٰعِلِينَ

    İçlerinden biri dedi ki: "Yûsuf'u öldürmeyin; yapacaksanız onu kuyunun dibine bırakın da kervanlardan biri onu alsın."

  11. قَالُوا۟ يَٰٓأَبَانَا مَا لَكَ لَا تَأْمَ۫نَّا عَلَىٰ يُوسُفَ وَإِنَّا لَهُۥ لَنَٰصِحُونَ

    Dediler ki: "Babacığımız! Yûsuf hakkında bize neden güvenmiyorsun? Oysa biz ona öğüt verenleriz.

  12. أَرْسِلْهُ مَعَنَا غَدًا يَرْتَعْ وَيَلْعَبْ وَإِنَّا لَهُۥ لَحَٰفِظُونَ

    Yarın onu bizimle gönder; gezsin oynasın. Şüphesiz biz onu koruruz."

  13. قَالَ إِنِّى لَيَحْزُنُنِىٓ أَن تَذْهَبُوا۟ بِهِۦ وَأَخَافُ أَن يَأْكُلَهُ ٱلذِّئْبُ وَأَنتُمْ عَنْهُ غَٰفِلُونَ

    Dedi ki: "Onu götürmeniz beni üzer ve siz ondan habersizken kurdun onu yemesinden korkarım."

  14. قَالُوا۟ لَئِنْ أَكَلَهُ ٱلذِّئْبُ وَنَحْنُ عُصْبَةٌ إِنَّآ إِذًا لَّخَٰسِرُونَ

    Dediler ki: "Biz güçlü bir topluluk iken kurt onu yerse, o zaman biz gerçekten hüsrana uğrayanlarız."

  15. فَلَمَّا ذَهَبُوا۟ بِهِۦ وَأَجْمَعُوٓا۟ أَن يَجْعَلُوهُ فِى غَيَٰبَتِ ٱلْجُبِّ وَأَوْحَيْنَآ إِلَيْهِ لَتُنَبِّئَنَّهُم بِأَمْرِهِمْ هَٰذَا وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ

    Onu götürüp kuyunun dibine bırakmakta birleştiklerinde, ona vahyettik: "Andolsun bu işlerini, farkında değillerken onlara haber vereceksin."

  16. وَجَآءُوٓ أَبَاهُمْ عِشَآءً يَبْكُونَ

    Akşamleyin ağlayarak babalarına geldiler.

  17. قَالُوا۟ يَٰٓأَبَانَآ إِنَّا ذَهَبْنَا نَسْتَبِقُ وَتَرَكْنَا يُوسُفَ عِندَ مَتَٰعِنَا فَأَكَلَهُ ٱلذِّئْبُ وَمَآ أَنتَ بِمُؤْمِنٍ لَّنَا وَلَوْ كُنَّا صَٰدِقِينَ

    Dediler ki: "Babacığımız! Biz yarışa gitmiştik ve Yûsuf'u eşyamızın yanında bırakmıştık; kurt onu yemiş. Doğru söylüyor olsak da sen bize inanmazsın."

  18. وَجَآءُو عَلَىٰ قَمِيصِهِۦ بِدَمٍ كَذِبٍ قَالَ بَلْ سَوَّلَتْ لَكُمْ أَنفُسُكُمْ أَمْرًا فَصَبْرٌ جَمِيلٌ وَٱللَّهُ ٱلْمُسْتَعَانُ عَلَىٰ مَا تَصِفُونَ

    Gömleğinin üzerinde yalancı bir kan getirdiler. Dedi ki: "Hayır; nefsiniz size bir işi süslemiş. Artık güzel bir sabır. Anlattığınıza karşı yardımı istenecek olan Allah'tır."

  19. وَجَآءَتْ سَيَّارَةٌ فَأَرْسَلُوا۟ وَارِدَهُمْ فَأَدْلَىٰ دَلْوَهُۥ قَالَ يَٰبُشْرَىٰ هَٰذَا غُلَٰمٌ وَأَسَرُّوهُ بِضَٰعَةً وَٱللَّهُ عَلِيمٌۢ بِمَا يَعْمَلُونَ

    Bir kervan geldi ve sucularını gönderdiler; kovasını saldı. "Müjde! İşte bir oğlan" dedi. Onu bir ticaret malı olarak sakladılar. Allah ise yaptıklarını bilendir.

  20. وَشَرَوْهُ بِثَمَنٍۭ بَخْسٍ دَرَٰهِمَ مَعْدُودَةٍ وَكَانُوا۟ فِيهِ مِنَ ٱلزَّٰهِدِينَ

    Onu değersiz bir fiyata, sayılı birkaç dirheme sattılar; ona rağbetsizdiler.

  21. وَقَالَ ٱلَّذِى ٱشْتَرَىٰهُ مِن مِّصْرَ لِٱمْرَأَتِهِۦٓ أَكْرِمِى مَثْوَىٰهُ عَسَىٰٓ أَن يَنفَعَنَآ أَوْ نَتَّخِذَهُۥ وَلَدًا وَكَذَٰلِكَ مَكَّنَّا لِيُوسُفَ فِى ٱلْأَرْضِ وَلِنُعَلِّمَهُۥ مِن تَأْوِيلِ ٱلْأَحَادِيثِ وَٱللَّهُ غَالِبٌ عَلَىٰٓ أَمْرِهِۦ وَلَٰكِنَّ أَكْثَرَ ٱلنَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ

    Onu satın alan Mısırlı, karısına dedi ki: "Ona güzel bak; belki bize yararı dokunur ya da onu evlat ediniriz." İşte böylece Yûsuf'u o yere yerleştirdik ve ona olayların yorumunu öğretelim diye. Allah, işinde üstün gelendir; fakat insanların çoğu bilmez.

  22. وَلَمَّا بَلَغَ أَشُدَّهُۥٓ ءَاتَيْنَٰهُ حُكْمًا وَعِلْمًا وَكَذَٰلِكَ نَجْزِى ٱلْمُحْسِنِينَ

    Olgunluk çağına erdiğinde, ona hüküm ve ilim verdik. İyilik yapanlara işte böyle karşılık veririz.

  23. وَرَٰوَدَتْهُ ٱلَّتِى هُوَ فِى بَيْتِهَا عَن نَّفْسِهِۦ وَغَلَّقَتِ ٱلْأَبْوَٰبَ وَقَالَتْ هَيْتَ لَكَ قَالَ مَعَاذَ ٱللَّهِ إِنَّهُۥ رَبِّىٓ أَحْسَنَ مَثْوَاىَ إِنَّهُۥ لَا يُفْلِحُ ٱلظَّٰلِمُونَ

    Evinde bulunduğu kadın onu kendine çağırdı, kapıları sımsıkı kapadı ve "Haydi gel" dedi. O ise "Allah'a sığınırım; şüphesiz o benim efendimdir, yerimi güzel yaptı. Şüphesiz zalimler kurtuluşa ermez" dedi.

  24. وَلَقَدْ هَمَّتْ بِهِۦ وَهَمَّ بِهَا لَوْلَآ أَن رَّءَا بُرْهَٰنَ رَبِّهِۦ كَذَٰلِكَ لِنَصْرِفَ عَنْهُ ٱلسُّوٓءَ وَٱلْفَحْشَآءَ إِنَّهُۥ مِنْ عِبَادِنَا ٱلْمُخْلَصِينَ

    Andolsun kadın onu arzulamıştı; Rabbinin delilini görmeseydi o da arzulayacaktı. Kötülüğü ve hayâsızlığı ondan uzaklaştıralım diye böyle oldu. Şüphesiz o, seçkin kullarımızdandır.

  25. وَٱسْتَبَقَا ٱلْبَابَ وَقَدَّتْ قَمِيصَهُۥ مِن دُبُرٍ وَأَلْفَيَا سَيِّدَهَا لَدَا ٱلْبَابِ قَالَتْ مَا جَزَآءُ مَنْ أَرَادَ بِأَهْلِكَ سُوٓءًا إِلَّآ أَن يُسْجَنَ أَوْ عَذَابٌ أَلِيمٌ

    İkisi de kapıya koştu; kadın onun gömleğini arkadan yırttı ve kapının yanında kadının efendisiyle karşılaştılar. Kadın dedi ki: "Ailene kötülük yapmak isteyenin cezası, hapsedilmekten ya da acı bir azaptan başka ne olabilir?"

  26. قَالَ هِىَ رَٰوَدَتْنِى عَن نَّفْسِى وَشَهِدَ شَاهِدٌ مِّنْ أَهْلِهَآ إِن كَانَ قَمِيصُهُۥ قُدَّ مِن قُبُلٍ فَصَدَقَتْ وَهُوَ مِنَ ٱلْكَٰذِبِينَ

    Yûsuf dedi ki: "Beni kendine o çağırdı." Kadının ailesinden bir şahit şöyle tanıklık etti: "Gömleği önden yırtılmışsa, kadın doğru söylemiştir ve o yalancılardandır.

  27. وَإِن كَانَ قَمِيصُهُۥ قُدَّ مِن دُبُرٍ فَكَذَبَتْ وَهُوَ مِنَ ٱلصَّٰدِقِينَ

    Gömleği arkadan yırtılmışsa, kadın yalan söylemiştir ve o doğru söyleyenlerdendir."

  28. فَلَمَّا رَءَا قَمِيصَهُۥ قُدَّ مِن دُبُرٍ قَالَ إِنَّهُۥ مِن كَيْدِكُنَّ إِنَّ كَيْدَكُنَّ عَظِيمٌ

    Gömleğinin arkadan yırtıldığını görünce dedi ki: "Şüphesiz bu, sizin tuzağınızdandır; şüphesiz sizin tuzağınız büyüktür.

  29. يُوسُفُ أَعْرِضْ عَنْ هَٰذَا وَٱسْتَغْفِرِى لِذَنۢبِكِ إِنَّكِ كُنتِ مِنَ ٱلْخَاطِـِٔينَ

    Yûsuf! Sen bundan vazgeç. Sen de günahın için bağışlanma dile; şüphesiz sen hata edenlerden oldun."

  30. وَقَالَ نِسْوَةٌ فِى ٱلْمَدِينَةِ ٱمْرَأَتُ ٱلْعَزِيزِ تُرَٰوِدُ فَتَىٰهَا عَن نَّفْسِهِۦ قَدْ شَغَفَهَا حُبًّا إِنَّا لَنَرَىٰهَا فِى ضَلَٰلٍ مُّبِينٍ

    Şehirdeki kadınlar dedi ki: "Vezirin karısı, hizmetçisini kendine çağırıyormuş; sevgi kalbine işlemiş. Şüphesiz biz onu apaçık bir sapkınlık içinde görüyoruz."

  31. فَلَمَّا سَمِعَتْ بِمَكْرِهِنَّ أَرْسَلَتْ إِلَيْهِنَّ وَأَعْتَدَتْ لَهُنَّ مُتَّكَـًٔا وَءَاتَتْ كُلَّ وَٰحِدَةٍ مِّنْهُنَّ سِكِّينًا وَقَالَتِ ٱخْرُجْ عَلَيْهِنَّ فَلَمَّا رَأَيْنَهُۥٓ أَكْبَرْنَهُۥ وَقَطَّعْنَ أَيْدِيَهُنَّ وَقُلْنَ حَٰشَ لِلَّهِ مَا هَٰذَا بَشَرًا إِنْ هَٰذَآ إِلَّا مَلَكٌ كَرِيمٌ

    Onların dedikodusunu işitince, kadınlara haber gönderdi, onlar için dayanacak bir yer hazırladı ve her birine bir bıçak verdi. "Karşılarına çık" dedi. Onu gördüklerinde çok beğendiler, ellerini kestiler ve dediler ki: "Hâşâ! Bu bir insan değil; bu ancak değerli bir melektir."

  32. قَالَتْ فَذَٰلِكُنَّ ٱلَّذِى لُمْتُنَّنِى فِيهِ وَلَقَدْ رَٰوَدتُّهُۥ عَن نَّفْسِهِۦ فَٱسْتَعْصَمَ وَلَئِن لَّمْ يَفْعَلْ مَآ ءَامُرُهُۥ لَيُسْجَنَنَّ وَلَيَكُونًا مِّنَ ٱلصَّٰغِرِينَ

    Dedi ki: "İşte hakkında beni kınadığınız budur. Andolsun ben onu kendime çağırdım; o ise kendini korudu. Emrettiğimi yapmazsa, mutlaka hapsedilecek ve mutlaka küçük düşenlerden olacaktır."

  33. قَالَ رَبِّ ٱلسِّجْنُ أَحَبُّ إِلَىَّ مِمَّا يَدْعُونَنِىٓ إِلَيْهِ وَإِلَّا تَصْرِفْ عَنِّى كَيْدَهُنَّ أَصْبُ إِلَيْهِنَّ وَأَكُن مِّنَ ٱلْجَٰهِلِينَ

    Yûsuf dedi ki: "Rabbim! Zindan, beni çağırdıkları şeyden bana daha sevimlidir. Tuzaklarını benden savmazsan, onlara meyleder ve cahillerden olurum."

  34. فَٱسْتَجَابَ لَهُۥ رَبُّهُۥ فَصَرَفَ عَنْهُ كَيْدَهُنَّ إِنَّهُۥ هُوَ ٱلسَّمِيعُ ٱلْعَلِيمُ

    Rabbi onun duasına karşılık verdi ve tuzaklarını ondan savdı. Şüphesiz O işitendir, bilendir.

  35. ثُمَّ بَدَا لَهُم مِّنۢ بَعْدِ مَا رَأَوُا۟ ٱلْـَٔايَٰتِ لَيَسْجُنُنَّهُۥ حَتَّىٰ حِينٍ

    Sonra, delilleri gördükten sonra bile, onu bir süreye kadar hapsetmek onlara uygun göründü.

  36. وَدَخَلَ مَعَهُ ٱلسِّجْنَ فَتَيَانِ قَالَ أَحَدُهُمَآ إِنِّىٓ أَرَىٰنِىٓ أَعْصِرُ خَمْرًا وَقَالَ ٱلْـَٔاخَرُ إِنِّىٓ أَرَىٰنِىٓ أَحْمِلُ فَوْقَ رَأْسِى خُبْزًا تَأْكُلُ ٱلطَّيْرُ مِنْهُ نَبِّئْنَا بِتَأْوِيلِهِۦٓ إِنَّا نَرَىٰكَ مِنَ ٱلْمُحْسِنِينَ

    Onunla birlikte iki genç de zindana girdi. Biri dedi ki: "Ben kendimi şarap sıkarken gördüm." Diğeri dedi ki: "Ben kendimi, başımın üstünde ekmek taşırken ve kuşların ondan yediğini gördüm. Bize bunun yorumunu haber ver; şüphesiz biz seni iyilik yapanlardan görüyoruz."

  37. قَالَ لَا يَأْتِيكُمَا طَعَامٌ تُرْزَقَانِهِۦٓ إِلَّا نَبَّأْتُكُمَا بِتَأْوِيلِهِۦ قَبْلَ أَن يَأْتِيَكُمَا ذَٰلِكُمَا مِمَّا عَلَّمَنِى رَبِّىٓ إِنِّى تَرَكْتُ مِلَّةَ قَوْمٍ لَّا يُؤْمِنُونَ بِٱللَّهِ وَهُم بِٱلْـَٔاخِرَةِ هُمْ كَٰفِرُونَ

    Dedi ki: "Rızıklanacağınız bir yemek size gelmeden önce, onun yorumunu size haber veririm. Bu, Rabbimin bana öğrettiklerindendir. Şüphesiz ben, Allah'a iman etmeyen ve ahireti inkâr eden bir topluluğun dinini bıraktım.

  38. وَٱتَّبَعْتُ مِلَّةَ ءَابَآءِىٓ إِبْرَٰهِيمَ وَإِسْحَٰقَ وَيَعْقُوبَ مَا كَانَ لَنَآ أَن نُّشْرِكَ بِٱللَّهِ مِن شَىْءٍ ذَٰلِكَ مِن فَضْلِ ٱللَّهِ عَلَيْنَا وَعَلَى ٱلنَّاسِ وَلَٰكِنَّ أَكْثَرَ ٱلنَّاسِ لَا يَشْكُرُونَ

    Atalarım İbrâhîm'in, İshâk'ın ve Ya'kûb'un dinine uydum. Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmamız bize yakışmaz. Bu, Allah'ın bize ve insanlara olan lütfundandır; fakat insanların çoğu şükretmez.

  39. يَٰصَٰحِبَىِ ٱلسِّجْنِ ءَأَرْبَابٌ مُّتَفَرِّقُونَ خَيْرٌ أَمِ ٱللَّهُ ٱلْوَٰحِدُ ٱلْقَهَّارُ

    Ey zindan arkadaşlarım! Ayrı ayrı rabler mi hayırlıdır, yoksa tek ve kahredici olan Allah mı?

  40. مَا تَعْبُدُونَ مِن دُونِهِۦٓ إِلَّآ أَسْمَآءً سَمَّيْتُمُوهَآ أَنتُمْ وَءَابَآؤُكُم مَّآ أَنزَلَ ٱللَّهُ بِهَا مِن سُلْطَٰنٍ إِنِ ٱلْحُكْمُ إِلَّا لِلَّهِ أَمَرَ أَلَّا تَعْبُدُوٓا۟ إِلَّآ إِيَّاهُ ذَٰلِكَ ٱلدِّينُ ٱلْقَيِّمُ وَلَٰكِنَّ أَكْثَرَ ٱلنَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ

    O'ndan başka kulluk ettikleriniz, sizin ve atalarınızın taktığı adlardan başka bir şey değildir; Allah onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir. Hüküm ancak Allah'a aittir. O, yalnız kendisine kulluk etmenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bilmez.

  41. يَٰصَٰحِبَىِ ٱلسِّجْنِ أَمَّآ أَحَدُكُمَا فَيَسْقِى رَبَّهُۥ خَمْرًا وَأَمَّا ٱلْـَٔاخَرُ فَيُصْلَبُ فَتَأْكُلُ ٱلطَّيْرُ مِن رَّأْسِهِۦ قُضِىَ ٱلْأَمْرُ ٱلَّذِى فِيهِ تَسْتَفْتِيَانِ

    Ey zindan arkadaşlarım! İkinizden biri efendisine şarap sunacak; diğeri ise asılacak ve kuşlar başından yiyecek. Sorduğunuz iş kesinleşmiştir."

  42. وَقَالَ لِلَّذِى ظَنَّ أَنَّهُۥ نَاجٍ مِّنْهُمَا ٱذْكُرْنِى عِندَ رَبِّكَ فَأَنسَىٰهُ ٱلشَّيْطَٰنُ ذِكْرَ رَبِّهِۦ فَلَبِثَ فِى ٱلسِّجْنِ بِضْعَ سِنِينَ

    İkisinden, kurtulacağını sandığı kimseye dedi ki: "Efendinin yanında beni an." Fakat şeytan, efendisine anmayı ona unutturdu ve zindanda birkaç yıl kaldı.

  43. وَقَالَ ٱلْمَلِكُ إِنِّىٓ أَرَىٰ سَبْعَ بَقَرَٰتٍ سِمَانٍ يَأْكُلُهُنَّ سَبْعٌ عِجَافٌ وَسَبْعَ سُنۢبُلَٰتٍ خُضْرٍ وَأُخَرَ يَابِسَٰتٍ يَٰٓأَيُّهَا ٱلْمَلَأُ أَفْتُونِى فِى رُءْيَٰىَ إِن كُنتُمْ لِلرُّءْيَا تَعْبُرُونَ

    Hükümdar dedi ki: "Ben yedi semiz ineği, yedi zayıf ineğin yediğini ve yedi yeşil başak ile diğerlerini kuru görüyorum. Ey ileri gelenler! Rüya yorumluyorsanız, rüyam hakkında bana bir görüş bildirin."

  44. قَالُوٓا۟ أَضْغَٰثُ أَحْلَٰمٍ وَمَا نَحْنُ بِتَأْوِيلِ ٱلْأَحْلَٰمِ بِعَٰلِمِينَ

    Dediler ki: "Karmakarışık düşler. Biz düşlerin yorumunu bilenler değiliz."

  45. وَقَالَ ٱلَّذِى نَجَا مِنْهُمَا وَٱدَّكَرَ بَعْدَ أُمَّةٍ أَنَا۠ أُنَبِّئُكُم بِتَأْوِيلِهِۦ فَأَرْسِلُونِ

    İkisinden kurtulmuş olan, uzun bir süre sonra hatırladı ve dedi ki: "Onun yorumunu size ben haber veririm; beni gönderin."

  46. يُوسُفُ أَيُّهَا ٱلصِّدِّيقُ أَفْتِنَا فِى سَبْعِ بَقَرَٰتٍ سِمَانٍ يَأْكُلُهُنَّ سَبْعٌ عِجَافٌ وَسَبْعِ سُنۢبُلَٰتٍ خُضْرٍ وَأُخَرَ يَابِسَٰتٍ لَّعَلِّىٓ أَرْجِعُ إِلَى ٱلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَعْلَمُونَ

    "Yûsuf! Ey doğru sözlü! Yedi semiz ineği, yedi zayıf ineğin yemesi ve yedi yeşil başak ile diğerlerinin kuru olması hakkında bize bir görüş bildir; belki insanlara dönerim de onlar bilirler."

  47. قَالَ تَزْرَعُونَ سَبْعَ سِنِينَ دَأَبًا فَمَا حَصَدتُّمْ فَذَرُوهُ فِى سُنۢبُلِهِۦٓ إِلَّا قَلِيلًا مِّمَّا تَأْكُلُونَ

    Dedi ki: "Yedi yıl âdetiniz üzere ekin ekersiniz. Biçtiklerinizi, yiyeceğiniz az bir kısım dışında başağında bırakın.

  48. ثُمَّ يَأْتِى مِنۢ بَعْدِ ذَٰلِكَ سَبْعٌ شِدَادٌ يَأْكُلْنَ مَا قَدَّمْتُمْ لَهُنَّ إِلَّا قَلِيلًا مِّمَّا تُحْصِنُونَ

    Sonra bunun ardından yedi zorlu yıl gelir; onlar için sakladıklarınızın az bir kısmı dışında hepsini yer.

  49. ثُمَّ يَأْتِى مِنۢ بَعْدِ ذَٰلِكَ عَامٌ فِيهِ يُغَاثُ ٱلنَّاسُ وَفِيهِ يَعْصِرُونَ

    Sonra bunun ardından bir yıl gelir ki, insanlar onda yağmura kavuşur ve onda sıkıp sağarlar."

  50. وَقَالَ ٱلْمَلِكُ ٱئْتُونِى بِهِۦ فَلَمَّا جَآءَهُ ٱلرَّسُولُ قَالَ ٱرْجِعْ إِلَىٰ رَبِّكَ فَسْـَٔلْهُ مَا بَالُ ٱلنِّسْوَةِ ٱلَّٰتِى قَطَّعْنَ أَيْدِيَهُنَّ إِنَّ رَبِّى بِكَيْدِهِنَّ عَلِيمٌ

    Hükümdar dedi ki: "Onu bana getirin." Elçi ona geldiğinde dedi ki: "Efendine dön ve ona sor: ellerini kesen kadınların durumu neydi? Şüphesiz Rabbim onların tuzağını bilendir."

  51. قَالَ مَا خَطْبُكُنَّ إِذْ رَٰوَدتُّنَّ يُوسُفَ عَن نَّفْسِهِۦ قُلْنَ حَٰشَ لِلَّهِ مَا عَلِمْنَا عَلَيْهِ مِن سُوٓءٍ قَالَتِ ٱمْرَأَتُ ٱلْعَزِيزِ ٱلْـَٰٔنَ حَصْحَصَ ٱلْحَقُّ أَنَا۠ رَٰوَدتُّهُۥ عَن نَّفْسِهِۦ وَإِنَّهُۥ لَمِنَ ٱلصَّٰدِقِينَ

    Hükümdar dedi ki: "Yûsuf'u kendinize çağırdığınızda durumunuz neydi?" Dediler ki: "Hâşâ! Onun hakkında bir kötülük bilmiyoruz." Vezirin karısı dedi ki: "Şimdi gerçek ortaya çıktı. Onu ben kendime çağırdım ve şüphesiz o doğru söyleyenlerdendir."

  52. ذَٰلِكَ لِيَعْلَمَ أَنِّى لَمْ أَخُنْهُ بِٱلْغَيْبِ وَأَنَّ ٱللَّهَ لَا يَهْدِى كَيْدَ ٱلْخَآئِنِينَ

    "Bu, yokluğunda ona hainlik etmediğimi ve Allah'ın hainlerin tuzağını başarıya ulaştırmadığını bilmesi içindir.

  53. وَمَآ أُبَرِّئُ نَفْسِىٓ إِنَّ ٱلنَّفْسَ لَأَمَّارَةٌۢ بِٱلسُّوٓءِ إِلَّا مَا رَحِمَ رَبِّىٓ إِنَّ رَبِّى غَفُورٌ رَّحِيمٌ

    Ben kendimi temize çıkarmıyorum. Şüphesiz nefis kötülüğü çokça emreder; Rabbimin merhamet ettiği başka. Şüphesiz Rabbim çok bağışlayan, çok merhamet edendir."

  54. وَقَالَ ٱلْمَلِكُ ٱئْتُونِى بِهِۦٓ أَسْتَخْلِصْهُ لِنَفْسِى فَلَمَّا كَلَّمَهُۥ قَالَ إِنَّكَ ٱلْيَوْمَ لَدَيْنَا مَكِينٌ أَمِينٌ

    Hükümdar dedi ki: "Onu bana getirin; onu kendime seçeyim." Onunla konuştuğunda dedi ki: "Şüphesiz bugün sen yanımızda güvenilir bir yer sahibisin."

  55. قَالَ ٱجْعَلْنِى عَلَىٰ خَزَآئِنِ ٱلْأَرْضِ إِنِّى حَفِيظٌ عَلِيمٌ

    Dedi ki: "Beni yerin hazinelerine getir; şüphesiz ben iyi koruyan ve bilenim."

  56. وَكَذَٰلِكَ مَكَّنَّا لِيُوسُفَ فِى ٱلْأَرْضِ يَتَبَوَّأُ مِنْهَا حَيْثُ يَشَآءُ نُصِيبُ بِرَحْمَتِنَا مَن نَّشَآءُ وَلَا نُضِيعُ أَجْرَ ٱلْمُحْسِنِينَ

    İşte böylece Yûsuf'a o yerde bir yer verdik; orada dilediği yere konardı. Rahmetimizi dilediğimize ulaştırırız ve iyilik yapanların karşılığını boşa çıkarmayız.

  57. وَلَأَجْرُ ٱلْـَٔاخِرَةِ خَيْرٌ لِّلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ وَكَانُوا۟ يَتَّقُونَ

    Ahiretin karşılığı ise, iman edenler ve sakınanlar için elbette daha hayırlıdır.

  58. وَجَآءَ إِخْوَةُ يُوسُفَ فَدَخَلُوا۟ عَلَيْهِ فَعَرَفَهُمْ وَهُمْ لَهُۥ مُنكِرُونَ

    Yûsuf'un kardeşleri geldi ve yanına girdiler. O onları tanıdı; onlar ise onu tanımıyorlardı.

  59. وَلَمَّا جَهَّزَهُم بِجَهَازِهِمْ قَالَ ٱئْتُونِى بِأَخٍ لَّكُم مِّنْ أَبِيكُمْ أَلَا تَرَوْنَ أَنِّىٓ أُوفِى ٱلْكَيْلَ وَأَنَا۠ خَيْرُ ٱلْمُنزِلِينَ

    Yüklerini hazırladığında dedi ki: "Babanızdan olan kardeşinizi bana getirin. Görmüyor musunuz, ben ölçeği tam veriyorum ve konuk edenlerin en hayırlısıyım.

  60. فَإِن لَّمْ تَأْتُونِى بِهِۦ فَلَا كَيْلَ لَكُمْ عِندِى وَلَا تَقْرَبُونِ

    Onu bana getirmezseniz, artık benim yanımda size ölçek yok ve bana yaklaşmayın."

  61. قَالُوا۟ سَنُرَٰوِدُ عَنْهُ أَبَاهُ وَإِنَّا لَفَٰعِلُونَ

    Dediler ki: "Onun için babasını razı etmeye çalışacağız ve bunu mutlaka yaparız."

  62. وَقَالَ لِفِتْيَٰنِهِ ٱجْعَلُوا۟ بِضَٰعَتَهُمْ فِى رِحَالِهِمْ لَعَلَّهُمْ يَعْرِفُونَهَآ إِذَا ٱنقَلَبُوٓا۟ إِلَىٰٓ أَهْلِهِمْ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ

    Yardımcılarına dedi ki: "Sermayelerini yüklerinin içine koyun; belki ailelerine döndüklerinde bunu anlarlar da geri gelirler."

  63. فَلَمَّا رَجَعُوٓا۟ إِلَىٰٓ أَبِيهِمْ قَالُوا۟ يَٰٓأَبَانَا مُنِعَ مِنَّا ٱلْكَيْلُ فَأَرْسِلْ مَعَنَآ أَخَانَا نَكْتَلْ وَإِنَّا لَهُۥ لَحَٰفِظُونَ

    Babalarına döndüklerinde dediler ki: "Babacığımız! Bizden ölçek engellendi. Kardeşimizi bizimle gönder de ölçek alalım; şüphesiz biz onu koruruz."

  64. قَالَ هَلْ ءَامَنُكُمْ عَلَيْهِ إِلَّا كَمَآ أَمِنتُكُمْ عَلَىٰٓ أَخِيهِ مِن قَبْلُ فَٱللَّهُ خَيْرٌ حَٰفِظًا وَهُوَ أَرْحَمُ ٱلرَّٰحِمِينَ

    Dedi ki: "Daha önce kardeşi hakkında size güvendiğim gibi mi size güveneyim? Allah, koruyan olarak daha hayırlıdır ve O, merhamet edenlerin en merhametlisidir."

  65. وَلَمَّا فَتَحُوا۟ مَتَٰعَهُمْ وَجَدُوا۟ بِضَٰعَتَهُمْ رُدَّتْ إِلَيْهِمْ قَالُوا۟ يَٰٓأَبَانَا مَا نَبْغِى هَٰذِهِۦ بِضَٰعَتُنَا رُدَّتْ إِلَيْنَا وَنَمِيرُ أَهْلَنَا وَنَحْفَظُ أَخَانَا وَنَزْدَادُ كَيْلَ بَعِيرٍ ذَٰلِكَ كَيْلٌ يَسِيرٌ

    Eşyalarını açtıklarında, sermayelerinin kendilerine geri verildiğini gördüler. Dediler ki: "Babacığımız! Daha ne isteriz? İşte sermayemiz bize geri verilmiş. Ailemize yiyecek getirir, kardeşimizi korur ve bir deve yükü fazla alırız. Bu, kolay bir ölçektir."

  66. قَالَ لَنْ أُرْسِلَهُۥ مَعَكُمْ حَتَّىٰ تُؤْتُونِ مَوْثِقًا مِّنَ ٱللَّهِ لَتَأْتُنَّنِى بِهِۦٓ إِلَّآ أَن يُحَاطَ بِكُمْ فَلَمَّآ ءَاتَوْهُ مَوْثِقَهُمْ قَالَ ٱللَّهُ عَلَىٰ مَا نَقُولُ وَكِيلٌ

    Dedi ki: "Kuşatılmanız dışında, onu bana mutlaka getireceğinize dair Allah adına sağlam bir söz vermedikçe, onu sizinle asla göndermem." Ona sözlerini verdiklerinde dedi ki: "Allah, söylediklerimize vekildir."

  67. وَقَالَ يَٰبَنِىَّ لَا تَدْخُلُوا۟ مِنۢ بَابٍ وَٰحِدٍ وَٱدْخُلُوا۟ مِنْ أَبْوَٰبٍ مُّتَفَرِّقَةٍ وَمَآ أُغْنِى عَنكُم مِّنَ ٱللَّهِ مِن شَىْءٍ إِنِ ٱلْحُكْمُ إِلَّا لِلَّهِ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَعَلَيْهِ فَلْيَتَوَكَّلِ ٱلْمُتَوَكِّلُونَ

    Dedi ki: "Oğullarım! Tek bir kapıdan girmeyin; ayrı ayrı kapılardan girin. Allah'tan gelecek hiçbir şeyi sizden savamam. Hüküm ancak Allah'a aittir; O'na tevekkül ettim ve tevekkül edenler yalnız O'na tevekkül etsin."

  68. وَلَمَّا دَخَلُوا۟ مِنْ حَيْثُ أَمَرَهُمْ أَبُوهُم مَّا كَانَ يُغْنِى عَنْهُم مِّنَ ٱللَّهِ مِن شَىْءٍ إِلَّا حَاجَةً فِى نَفْسِ يَعْقُوبَ قَضَىٰهَا وَإِنَّهُۥ لَذُو عِلْمٍ لِّمَا عَلَّمْنَٰهُ وَلَٰكِنَّ أَكْثَرَ ٱلنَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ

    Babalarının emrettiği yerden girdiklerinde, bu Allah'tan gelecek hiçbir şeyi onlardan savmadı; ancak Ya'kûb'un içindeki bir dilek yerine gelmiş oldu. Şüphesiz o, kendisine öğrettiğimiz için bir ilim sahibiydi; fakat insanların çoğu bilmez.

  69. وَلَمَّا دَخَلُوا۟ عَلَىٰ يُوسُفَ ءَاوَىٰٓ إِلَيْهِ أَخَاهُ قَالَ إِنِّىٓ أَنَا۠ أَخُوكَ فَلَا تَبْتَئِسْ بِمَا كَانُوا۟ يَعْمَلُونَ

    Yûsuf'un yanına girdiklerinde, kardeşini yanına aldı ve dedi ki: "Şüphesiz ben senin kardeşinim; artık yaptıklarına üzülme."

  70. فَلَمَّا جَهَّزَهُم بِجَهَازِهِمْ جَعَلَ ٱلسِّقَايَةَ فِى رَحْلِ أَخِيهِ ثُمَّ أَذَّنَ مُؤَذِّنٌ أَيَّتُهَا ٱلْعِيرُ إِنَّكُمْ لَسَٰرِقُونَ

    Yüklerini hazırladığında, su kabını kardeşinin yüküne koydu. Sonra bir çağırıcı seslendi: "Ey kervan! Şüphesiz siz hırsızsınız."

  71. قَالُوا۟ وَأَقْبَلُوا۟ عَلَيْهِم مَّاذَا تَفْقِدُونَ

    Onlara dönerek dediler ki: "Ne kaybettiniz?"

  72. قَالُوا۟ نَفْقِدُ صُوَاعَ ٱلْمَلِكِ وَلِمَن جَآءَ بِهِۦ حِمْلُ بَعِيرٍ وَأَنَا۠ بِهِۦ زَعِيمٌ

    Dediler ki: "Hükümdarın su kabını kaybettik. Onu getirene bir deve yükü var; ben buna kefilim."

  73. قَالُوا۟ تَٱللَّهِ لَقَدْ عَلِمْتُم مَّا جِئْنَا لِنُفْسِدَ فِى ٱلْأَرْضِ وَمَا كُنَّا سَٰرِقِينَ

    Dediler ki: "Allah'a andolsun, bilirsiniz ki biz bu yerde bozgunculuk yapmaya gelmedik ve biz hırsız değiliz."

  74. قَالُوا۟ فَمَا جَزَٰٓؤُهُۥٓ إِن كُنتُمْ كَٰذِبِينَ

    Dediler ki: "Yalancı iseniz, cezası nedir?"

  75. قَالُوا۟ جَزَٰٓؤُهُۥ مَن وُجِدَ فِى رَحْلِهِۦ فَهُوَ جَزَٰٓؤُهُۥ كَذَٰلِكَ نَجْزِى ٱلظَّٰلِمِينَ

    Dediler ki: "Cezası, kimin yükünde bulunursa, işte o onun karşılığıdır. Zalimlere biz böyle karşılık veririz."

  76. فَبَدَأَ بِأَوْعِيَتِهِمْ قَبْلَ وِعَآءِ أَخِيهِ ثُمَّ ٱسْتَخْرَجَهَا مِن وِعَآءِ أَخِيهِ كَذَٰلِكَ كِدْنَا لِيُوسُفَ مَا كَانَ لِيَأْخُذَ أَخَاهُ فِى دِينِ ٱلْمَلِكِ إِلَّآ أَن يَشَآءَ ٱللَّهُ نَرْفَعُ دَرَجَٰتٍ مَّن نَّشَآءُ وَفَوْقَ كُلِّ ذِى عِلْمٍ عَلِيمٌ

    Kardeşinin kabından önce onların kaplarını aramaya başladı; sonra onu kardeşinin kabından çıkardı. Yûsuf'a işte böyle bir düzen öğrettik. Allah dilemedikçe, hükümdarın dinine göre kardeşini alması olacak şey değildi. Dilediğimizi derecelerle yükseltiriz ve her ilim sahibinin üstünde bir bilen vardır.

  77. قَالُوٓا۟ إِن يَسْرِقْ فَقَدْ سَرَقَ أَخٌ لَّهُۥ مِن قَبْلُ فَأَسَرَّهَا يُوسُفُ فِى نَفْسِهِۦ وَلَمْ يُبْدِهَا لَهُمْ قَالَ أَنتُمْ شَرٌّ مَّكَانًا وَٱللَّهُ أَعْلَمُ بِمَا تَصِفُونَ

    Dediler ki: "Çalarsa, daha önce onun bir kardeşi de çalmıştı." Yûsuf bunu içinde sakladı ve onlara açmadı. Dedi ki: "Sizin durumunuz daha kötüdür. Allah, anlattığınızı daha iyi bilir."

  78. قَالُوا۟ يَٰٓأَيُّهَا ٱلْعَزِيزُ إِنَّ لَهُۥٓ أَبًا شَيْخًا كَبِيرًا فَخُذْ أَحَدَنَا مَكَانَهُۥٓ إِنَّا نَرَىٰكَ مِنَ ٱلْمُحْسِنِينَ

    Dediler ki: "Ey vezir! Şüphesiz onun çok yaşlı bir babası var; onun yerine birimizi al. Şüphesiz biz seni iyilik yapanlardan görüyoruz."

  79. قَالَ مَعَاذَ ٱللَّهِ أَن نَّأْخُذَ إِلَّا مَن وَجَدْنَا مَتَٰعَنَا عِندَهُۥٓ إِنَّآ إِذًا لَّظَٰلِمُونَ

    Dedi ki: "Eşyamızı yanında bulduğumuz kimseden başkasını almaktan Allah'a sığınırız; o zaman şüphesiz zalimlerden oluruz."

  80. فَلَمَّا ٱسْتَيْـَٔسُوا۟ مِنْهُ خَلَصُوا۟ نَجِيًّا قَالَ كَبِيرُهُمْ أَلَمْ تَعْلَمُوٓا۟ أَنَّ أَبَاكُمْ قَدْ أَخَذَ عَلَيْكُم مَّوْثِقًا مِّنَ ٱللَّهِ وَمِن قَبْلُ مَا فَرَّطتُمْ فِى يُوسُفَ فَلَنْ أَبْرَحَ ٱلْأَرْضَ حَتَّىٰ يَأْذَنَ لِىٓ أَبِىٓ أَوْ يَحْكُمَ ٱللَّهُ لِى وَهُوَ خَيْرُ ٱلْحَٰكِمِينَ

    Ondan umutlarını kestiklerinde, fısıldaşarak bir kenara çekildiler. Büyükleri dedi ki: "Babanızın sizden Allah adına söz aldığını ve daha önce Yûsuf hakkında işlediğiniz kusuru bilmiyor musunuz? Babam bana izin verene ya da Allah benim için hüküm verene kadar bu yerden asla ayrılmayacağım. O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.

  81. ٱرْجِعُوٓا۟ إِلَىٰٓ أَبِيكُمْ فَقُولُوا۟ يَٰٓأَبَانَآ إِنَّ ٱبْنَكَ سَرَقَ وَمَا شَهِدْنَآ إِلَّا بِمَا عَلِمْنَا وَمَا كُنَّا لِلْغَيْبِ حَٰفِظِينَ

    Babanıza dönün ve deyin ki: Babacığımız! Şüphesiz oğlun çaldı ve biz ancak bildiğimize şahitlik ettik; gaybı da koruyanlar değiliz.

  82. وَسْـَٔلِ ٱلْقَرْيَةَ ٱلَّتِى كُنَّا فِيهَا وَٱلْعِيرَ ٱلَّتِىٓ أَقْبَلْنَا فِيهَا وَإِنَّا لَصَٰدِقُونَ

    İçinde bulunduğumuz kasabaya ve birlikte geldiğimiz kervana sor. Şüphesiz biz doğru söyleyenleriz."

  83. قَالَ بَلْ سَوَّلَتْ لَكُمْ أَنفُسُكُمْ أَمْرًا فَصَبْرٌ جَمِيلٌ عَسَى ٱللَّهُ أَن يَأْتِيَنِى بِهِمْ جَمِيعًا إِنَّهُۥ هُوَ ٱلْعَلِيمُ ٱلْحَكِيمُ

    Dedi ki: "Hayır; nefsiniz size bir işi süslemiş. Artık güzel bir sabır. Umulur ki Allah, hepsini bana getirir. Şüphesiz O bilendir, hikmet sahibidir."

  84. وَتَوَلَّىٰ عَنْهُمْ وَقَالَ يَٰٓأَسَفَىٰ عَلَىٰ يُوسُفَ وَٱبْيَضَّتْ عَيْنَاهُ مِنَ ٱلْحُزْنِ فَهُوَ كَظِيمٌ

    Onlardan yüz çevirdi ve dedi ki: "Vah Yûsuf'a!" Üzüntüden gözlerine ak düştü; içi dolu olarak kederini yutuyordu.

  85. قَالُوا۟ تَٱللَّهِ تَفْتَؤُا۟ تَذْكُرُ يُوسُفَ حَتَّىٰ تَكُونَ حَرَضًا أَوْ تَكُونَ مِنَ ٱلْهَٰلِكِينَ

    Dediler ki: "Allah'a andolsun, Yûsuf'u anmaya devam edeceksin; sonunda ya bitkin düşeceksin ya da helak olanlardan olacaksın."

  86. قَالَ إِنَّمَآ أَشْكُوا۟ بَثِّى وَحُزْنِىٓ إِلَى ٱللَّهِ وَأَعْلَمُ مِنَ ٱللَّهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ

    Dedi ki: "Ben derdimi ve üzüntümü ancak Allah'a şikâyet ederim ve Allah'tan, sizin bilmediğinizi bilirim.

  87. يَٰبَنِىَّ ٱذْهَبُوا۟ فَتَحَسَّسُوا۟ مِن يُوسُفَ وَأَخِيهِ وَلَا تَا۟يْـَٔسُوا۟ مِن رَّوْحِ ٱللَّهِ إِنَّهُۥ لَا يَا۟يْـَٔسُ مِن رَّوْحِ ٱللَّهِ إِلَّا ٱلْقَوْمُ ٱلْكَٰفِرُونَ

    Oğullarım! Gidin, Yûsuf'u ve kardeşini araştırın. Allah'ın rahmetinden umut kesmeyin; şüphesiz gerçeği örten topluluktan başkası Allah'ın rahmetinden umut kesmez."

  88. فَلَمَّا دَخَلُوا۟ عَلَيْهِ قَالُوا۟ يَٰٓأَيُّهَا ٱلْعَزِيزُ مَسَّنَا وَأَهْلَنَا ٱلضُّرُّ وَجِئْنَا بِبِضَٰعَةٍ مُّزْجَىٰةٍ فَأَوْفِ لَنَا ٱلْكَيْلَ وَتَصَدَّقْ عَلَيْنَآ إِنَّ ٱللَّهَ يَجْزِى ٱلْمُتَصَدِّقِينَ

    Yanına girdiklerinde dediler ki: "Ey vezir! Bize ve ailemize sıkıntı dokundu ve değersiz bir sermaye ile geldik. Bize ölçeği tam ver ve bize karşı cömert davran. Şüphesiz Allah, cömert davrananların karşılığını verir."

  89. قَالَ هَلْ عَلِمْتُم مَّا فَعَلْتُم بِيُوسُفَ وَأَخِيهِ إِذْ أَنتُمْ جَٰهِلُونَ

    Dedi ki: "Cahiller iken Yûsuf'a ve kardeşine ne yaptığınızı bildiniz mi?"

  90. قَالُوٓا۟ أَءِنَّكَ لَأَنتَ يُوسُفُ قَالَ أَنَا۠ يُوسُفُ وَهَٰذَآ أَخِى قَدْ مَنَّ ٱللَّهُ عَلَيْنَآ إِنَّهُۥ مَن يَتَّقِ وَيَصْبِرْ فَإِنَّ ٱللَّهَ لَا يُضِيعُ أَجْرَ ٱلْمُحْسِنِينَ

    Dediler ki: "Sen gerçekten Yûsuf musun?" Dedi ki: "Ben Yûsuf'um; bu da kardeşim. Allah bize lütufta bulundu. Şüphesiz kim sakınır ve sabrederse, şüphesiz Allah iyilik yapanların karşılığını boşa çıkarmaz."

  91. قَالُوا۟ تَٱللَّهِ لَقَدْ ءَاثَرَكَ ٱللَّهُ عَلَيْنَا وَإِن كُنَّا لَخَٰطِـِٔينَ

    Dediler ki: "Allah'a andolsun, Allah seni bize üstün kıldı ve şüphesiz biz hata edenlerdik."

  92. قَالَ لَا تَثْرِيبَ عَلَيْكُمُ ٱلْيَوْمَ يَغْفِرُ ٱللَّهُ لَكُمْ وَهُوَ أَرْحَمُ ٱلرَّٰحِمِينَ

    Dedi ki: "Bugün size kınama yok. Allah sizi bağışlasın; O, merhamet edenlerin en merhametlisidir.

  93. ٱذْهَبُوا۟ بِقَمِيصِى هَٰذَا فَأَلْقُوهُ عَلَىٰ وَجْهِ أَبِى يَأْتِ بَصِيرًا وَأْتُونِى بِأَهْلِكُمْ أَجْمَعِينَ

    Şu gömleğimi götürün ve babamın yüzüne koyun; görecek hâle gelir. Bütün ailenizle bana gelin."

  94. وَلَمَّا فَصَلَتِ ٱلْعِيرُ قَالَ أَبُوهُمْ إِنِّى لَأَجِدُ رِيحَ يُوسُفَ لَوْلَآ أَن تُفَنِّدُونِ

    Kervan ayrıldığında babaları dedi ki: "Şüphesiz ben Yûsuf'un kokusunu alıyorum; bana bunaklık isnat etmezseniz."

  95. قَالُوا۟ تَٱللَّهِ إِنَّكَ لَفِى ضَلَٰلِكَ ٱلْقَدِيمِ

    Dediler ki: "Allah'a andolsun, sen hâlâ eski yanılgındasın."

  96. فَلَمَّآ أَن جَآءَ ٱلْبَشِيرُ أَلْقَىٰهُ عَلَىٰ وَجْهِهِۦ فَٱرْتَدَّ بَصِيرًا قَالَ أَلَمْ أَقُل لَّكُمْ إِنِّىٓ أَعْلَمُ مِنَ ٱللَّهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ

    Müjdeci geldiğinde, gömleği onun yüzüne koydu ve gören hâle geldi. Dedi ki: "Size, Allah'tan sizin bilmediğinizi bilirim, dememiş miydim?"

  97. قَالُوا۟ يَٰٓأَبَانَا ٱسْتَغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَآ إِنَّا كُنَّا خَٰطِـِٔينَ

    Dediler ki: "Babacığımız! Bizim için günahlarımızın bağışlanmasını dile; şüphesiz biz hata edenlerdik."

  98. قَالَ سَوْفَ أَسْتَغْفِرُ لَكُمْ رَبِّىٓ إِنَّهُۥ هُوَ ٱلْغَفُورُ ٱلرَّحِيمُ

    Dedi ki: "Sizin için Rabbimden bağışlanma dileyeceğim. Şüphesiz O çok bağışlayan, çok merhamet edendir."

  99. فَلَمَّا دَخَلُوا۟ عَلَىٰ يُوسُفَ ءَاوَىٰٓ إِلَيْهِ أَبَوَيْهِ وَقَالَ ٱدْخُلُوا۟ مِصْرَ إِن شَآءَ ٱللَّهُ ءَامِنِينَ

    Yûsuf'un yanına girdiklerinde, anne babasını yanına aldı ve dedi ki: "Allah dilerse, güven içinde Mısır'a girin."

  100. وَرَفَعَ أَبَوَيْهِ عَلَى ٱلْعَرْشِ وَخَرُّوا۟ لَهُۥ سُجَّدًا وَقَالَ يَٰٓأَبَتِ هَٰذَا تَأْوِيلُ رُءْيَٰىَ مِن قَبْلُ قَدْ جَعَلَهَا رَبِّى حَقًّا وَقَدْ أَحْسَنَ بِىٓ إِذْ أَخْرَجَنِى مِنَ ٱلسِّجْنِ وَجَآءَ بِكُم مِّنَ ٱلْبَدْوِ مِنۢ بَعْدِ أَن نَّزَغَ ٱلشَّيْطَٰنُ بَيْنِى وَبَيْنَ إِخْوَتِىٓ إِنَّ رَبِّى لَطِيفٌ لِّمَا يَشَآءُ إِنَّهُۥ هُوَ ٱلْعَلِيمُ ٱلْحَكِيمُ

    Anne babasını tahtın üzerine çıkardı ve hepsi onun için secdeye kapandı. Dedi ki: "Babacığım! İşte bu, daha önceki rüyamın yorumudur; Rabbim onu gerçekleştirdi. Bana iyilikte bulundu; hani beni zindandan çıkarmış ve şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra sizi çölden getirmişti. Şüphesiz Rabbim, dilediğine karşı lütuf sahibidir. Şüphesiz O bilendir, hikmet sahibidir.

  101. رَبِّ قَدْ ءَاتَيْتَنِى مِنَ ٱلْمُلْكِ وَعَلَّمْتَنِى مِن تَأْوِيلِ ٱلْأَحَادِيثِ فَاطِرَ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ أَنتَ وَلِىِّۦ فِى ٱلدُّنْيَا وَٱلْـَٔاخِرَةِ تَوَفَّنِى مُسْلِمًا وَأَلْحِقْنِى بِٱلصَّٰلِحِينَ

    Rabbim! Bana hükümranlıktan verdin ve bana olayların yorumunu öğrettin. Ey gökleri ve yeri yoktan var eden! Dünyada da ahirette de benim dostum sensin. Beni teslim olmuş olarak vefat ettir ve beni salih olanlara kat."

  102. ذَٰلِكَ مِنْ أَنۢبَآءِ ٱلْغَيْبِ نُوحِيهِ إِلَيْكَ وَمَا كُنتَ لَدَيْهِمْ إِذْ أَجْمَعُوٓا۟ أَمْرَهُمْ وَهُمْ يَمْكُرُونَ

    Bunlar, sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. İşlerini kararlaştırıp tuzak kurarlarken sen yanlarında değildin.

  103. وَمَآ أَكْثَرُ ٱلنَّاسِ وَلَوْ حَرَصْتَ بِمُؤْمِنِينَ

    Sen ne kadar istesen de, insanların çoğu iman edecek değildir.

  104. وَمَا تَسْـَٔلُهُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ هُوَ إِلَّا ذِكْرٌ لِّلْعَٰلَمِينَ

    Buna karşılık onlardan bir karşılık da istemiyorsun. O, âlemler için ancak bir hatırlatmadır.

  105. وَكَأَيِّن مِّنْ ءَايَةٍ فِى ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ يَمُرُّونَ عَلَيْهَا وَهُمْ عَنْهَا مُعْرِضُونَ

    Göklerde ve yerde nice ayet vardır ki, yanlarından yüz çevirerek geçip giderler.

  106. وَمَا يُؤْمِنُ أَكْثَرُهُم بِٱللَّهِ إِلَّا وَهُم مُّشْرِكُونَ

    Onların çoğu, ortak koşmadan Allah'a iman etmez.

  107. أَفَأَمِنُوٓا۟ أَن تَأْتِيَهُمْ غَٰشِيَةٌ مِّنْ عَذَابِ ٱللَّهِ أَوْ تَأْتِيَهُمُ ٱلسَّاعَةُ بَغْتَةً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ

    Allah'ın azabından kuşatıcı bir belanın gelmesinden ya da farkında değillerken kıyametin ansızın gelmesinden güvende midirler?

  108. قُلْ هَٰذِهِۦ سَبِيلِىٓ أَدْعُوٓا۟ إِلَى ٱللَّهِ عَلَىٰ بَصِيرَةٍ أَنَا۠ وَمَنِ ٱتَّبَعَنِى وَسُبْحَٰنَ ٱللَّهِ وَمَآ أَنَا۠ مِنَ ٱلْمُشْرِكِينَ

    De ki: İşte benim yolum budur; ben ve bana uyanlar, bir basiret üzere Allah'a çağırırız. Allah'ı tenzih ederim ve ben ortak koşanlardan değilim.

  109. وَمَآ أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ إِلَّا رِجَالًا نُّوحِىٓ إِلَيْهِم مِّنْ أَهْلِ ٱلْقُرَىٰٓ أَفَلَمْ يَسِيرُوا۟ فِى ٱلْأَرْضِ فَيَنظُرُوا۟ كَيْفَ كَانَ عَٰقِبَةُ ٱلَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ وَلَدَارُ ٱلْـَٔاخِرَةِ خَيْرٌ لِّلَّذِينَ ٱتَّقَوْا۟ أَفَلَا تَعْقِلُونَ

    Senden önce de, kasabaların halkından kendilerine vahyettiğimiz adamlardan başkasını göndermedik. Yeryüzünde gezip, kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğuna bakmadılar mı? Ahiret yurdu, sakınanlar için elbette daha hayırlıdır. Hâlâ akletmez misiniz?

  110. حَتَّىٰٓ إِذَا ٱسْتَيْـَٔسَ ٱلرُّسُلُ وَظَنُّوٓا۟ أَنَّهُمْ قَدْ كُذِبُوا۟ جَآءَهُمْ نَصْرُنَا فَنُجِّىَ مَن نَّشَآءُ وَلَا يُرَدُّ بَأْسُنَا عَنِ ٱلْقَوْمِ ٱلْمُجْرِمِينَ

    Nihayet elçiler umutlarını kestiğinde ve yalanlandıklarını sandıklarında, onlara yardımımız geldi ve dilediğimiz kimseler kurtarıldı. Suçlu topluluktan ise azabımız geri çevrilmez.

  111. لَقَدْ كَانَ فِى قَصَصِهِمْ عِبْرَةٌ لِّأُو۟لِى ٱلْأَلْبَٰبِ مَا كَانَ حَدِيثًا يُفْتَرَىٰ وَلَٰكِن تَصْدِيقَ ٱلَّذِى بَيْنَ يَدَيْهِ وَتَفْصِيلَ كُلِّ شَىْءٍ وَهُدًى وَرَحْمَةً لِّقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ

    Andolsun onların kıssalarında akıl sahipleri için bir ibret vardır. Bu, uydurulan bir söz değildir; ancak kendinden öncekini doğrulayan, her şeyi açıklayan ve iman eden bir topluluk için yol gösterici ve rahmettir.

Arapça Kur’an metni Tanzil Project tarafından hazırlanmıştır (Uthmani imlası, sürüm 1.1). Lisans: Creative Commons Attribution 3.0 —tanzil.net

Şikâyet sabrı bozmaz

Bu sure, sabır konusunda Kur'an'daki en ince ayrımı taşır ve iki ayet birlikte okunmalıdır.

Hz. Ya'kûb iki ayrı yerde "artık güzel bir sabır" der (18 ve 83). Aynı kişi 84. ayette ağlar, gözlerine ak düşer ve 86. ayette şunu söyler: "Ben derdimi ve üzüntümü ancak Allah'a şikâyet ederim."

Yani sabır, üzüntüyü hissetmemek ya da onu dile getirmemek değildir. Ayet şikâyetin yönünü belirler: "ancak Allah'a".

Bu, sitedeki sabır sayfalarının dayandığı ayrımdır. Yaygın kullanımda sabır çoğu zaman sessizlikle karıştırılır; sure bunu düzeltir. Üzüntüsünü söyleyen bir peygamber, aynı surede sabrı da nitelenmiştir.

Umut kesmemek

87. ayet, umutsuzluğu bir duygu olarak değil, bir konum olarak tanımlar: "gerçeği örten topluluktan başkası Allah'ın rahmetinden umut kesmez."

Ayetin geldiği yer önemlidir. Hz. Ya'kûb bunu, oğlunu kaybedeli yıllar geçmişken ve ikinci oğlunu da kaybettikten sonra söyler. Yani söz, iyimserliğin kolay olduğu bir anda söylenmiş değildir.

110. ayet aynı temayı elçiler için tekrarlar: yardım, umutların kesildiği noktada gelir.

Bu sitede umutsuzluk, Hicr 56'da olduğu gibi bir hata olarak ele alınır; bir duygu olarak kınanmaz.

Affetmenin dili

92. ayet, kardeşleriyle karşılaşan Hz. Yûsuf'un tek cümlesidir: "Bugün size kınama yok."

Cümlenin kuruluşu dikkat çekicidir. Ne olanların anlatımı vardır ne de bir şart. Yapılanın hatırlatılması 89. ayette bitmiştir; 92'de yalnızca bırakılır.

Klasik tefsirlerde bu ifadenin "bugün" kaydı üzerinde durulur: geçmişin kapatıldığı an belirtilir.

53. ayet ise bunun öncesindeki iç muhasebeyi taşır: "Ben kendimi temize çıkarmıyorum."

Rüya bu surede ne değildir

Surede üç rüya ve üç yorum vardır. Ancak surenin kendisi, yorumun kaynağını açıkça bildirir: 6. ayette "Rabbin sana olayların yorumunu öğretecek", 37. ayette "Bu, Rabbimin bana öğrettiklerindendir", 101. ayette "bana olayların yorumunu öğrettin".

Üç yerde de yorum, öğretilen bir bilgi olarak anılır; öğrenilebilir bir yöntem olarak değil.

Bu sitede rüya tabiri içeriği bulunmamasının sebebi budur. Sure bir rüya yorumu tekniği sunmaz; belirli sembollerin belirli anlamlara geldiğine dair bir kural da vermez.

44. ayet ayrıca kaydeder: hükümdarın çevresindekiler yorumu bilmediklerini söyler.

Sık sorulan sorular

Sabretmek üzüntüyü belli etmemek midir?

Yûsuf suresi bunun aksini gösterir. Hz. Ya'kûb hem "güzel bir sabır" der (18, 83) hem ağlar (84) hem de "derdimi ancak Allah'a şikâyet ederim" der (86). Ayet şikâyeti yasaklamaz, yönünü belirler.

Bu sure rüya tabiri öğretir mi?

Hayır. Sure yorumun öğretilmiş bir bilgi olduğunu üç ayrı yerde belirtir (6, 37, 101). Bir yöntem ya da sembol karşılığı vermez.

Kaynaklar

  • Kur’an
    Yûsuf 12:1-111 — Surenin metni
  • Kur’an
    Zümer 39:53 — Rahmetten umut kesmemenin diğer geçtiği yer
  • Kur’an
    Hicr 15:56 — Umutsuzluğun sapkınlık olarak nitelenmesi

Son güncelleme: